Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raportörü Nacho Sánchez Amor’dan geçen hafta bir mesaj aldım. Yılın ilk yarısında, bir grup gazeteci ile birlikte Amor’la Ankara’da bir akşam yemeğinde bir araya gelmiştik. Sánchez, yemekte söylediklerimden yola çıkarak AB’nin aday ülkelerin ortak dış ve güvenlik politikalarına yaklaşımlarını ölçen metodolojiyi tartışmaya açan bir çalışmanın yapılmasını önermiş. "Bu çalışmanın temelinde siz varsınız" diyerek 56 sayfalık akademik çalışmayı iletti.
Konuyu ayrıntılandırmam için öncelikle aşağıdaki tablodan başlamam gerekiyor.
Tabloda, aday ülkelerin Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’na uyumuna dair oranlar var. Bu oranlar aday ülkenin AB Yüksek Temsilcisi adına yapılan açıklamalara ve Konsey’in yaptırım kararlarına ne ölçüde uyum sağladığına bakılarak hesaplanıyor. AB, örneğin, Myanmar hakkında bir açıklama yapıp aday ülkelere bu açıklamaya katılıp katılmadıklarını soruyor. Türkiye’nin üyelik müzakerelerini yürüttüğü 2000’li yıllarda yüzde 80’lerde seyreden uyum oranı son yıllarda yüzde 10’un, hatta artık yüzde 5’in altına düştü.
(*)
Türkiye’nin düşük oranları Avrupalı çevreler tarafından dile getirildiğinde, şiddetli bir biçimde itiraz edegeldim. Çünkü iki kritere bakılarak yapılan kâğıt üzerindeki bu değerlendirme sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor.
Zira Türkiye’nin dış politikada attığı adımları AB’ye uyum sağlamak amacıyla yapmasa da kendi çıkarları doğrultusunda attığı adımların bir kısmının AB’nin dış politika ve güvenliğine katkısı, herhangi bir aday ülkenin, hatta herhangi bir küçük ya da orta siklet AB üyesinin katkısından daha fazla oldu.
Makedonyalılar gücenmesinler de Makedonya’nın AB’nin tüm açıklamalarına katılmasıyla katılmamasının AB’nin o politikası açısından çok büyük bir fark yaratacağı yok. Bugün göç konusu AB’nin siyasi geleceğini etkileyen en önemli sorunların başında geliyor. Merkez partiler aşırı sağa karşı göçmenleri geri göndermenin yolunu arıyorlar. Bugün Portekiz’den İrlanda’ya, Belçika’dan Danimarka’ya —yine alınmasınlar da— hangisinin atacağı adım Türkiye’nin Suriye’deki yeni rejimi konsolide edip ülkeyi istikrara kavuşturmak için attığı, atacağı adımlarla karşılaştırılabilir ki?
İtalya gibi bir ülke bile, Libya’da destek verdiği BM tarafından tanınan hükümet Doğu’daki Hafter güçleri tarafından neredeyse düşürülecekken elini taşın altına koymadı. Türkiye doğru yaptı, yapmadı değerlendirmesinden bağımsız olarak, Hafter güçleri karşısında Trablus'taki yönetime verdiği askerî destekle hükümeti düşmekten kurtarması bence AB’nin gayet işine geldi. Fransa’nın bir ara desteklediği Hafter güçlerinin ise Moskova’ya dönüp Wagner güçlerini ülkeye soktuğunu hatırlarsak; kim AB’nin güvenliğine ne ölçüde destek ya da köstek oldu meselesi daha da karmaşıklaşabilir.
Ankara istikrar mı üretiyor, istikrarsızlık mı?
Tabii denebilir ki Türkiye’nin dış politikadaki kimi adımları AB tarafından istikrar üretici değil, istikrar bozucu olarak algılanıyor. Örneğin, iktidarın Suriye’de muhalefete verdiği destekle iç savaşın alevlendiği, Suriye’den tetiklenen göç dalgasının neredeyse Almanya’da Angela Merkel’i koltuğundan etme noktasına geldiğini savunanlar olacaktır. Yine Libya’da Trablus’taki hükümetle imzalanan bazı anlaşmalar da Avrupa’da kaşların kalkmasına neden oldu.
Zaten Türkiye’nin dış politikada attığı her adımın AB’nin güvenliğine katkıda bulunduğunu öne sürmüyorum. Ankara’nın AB’nin yaptığı resmî açıklamalara katkı oranının tek başına Türkiye’yi Avrupa’dan dışlayıcı bir argüman olarak kullanılamayacağına dikkat çekiyorum.
Dış politikada uyum "Made in EU" için de önemli olacak
Türkiye’nin dış politikasının AB’ninkiyle örtüşüp örtüşmediği meselesi, başta gümrük birliğinin güncellenmesi ya da Made in Europe girişimi olmak üzere, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin ekonomik boyutunu da etkileyebilecek bir önem kazanmaya başladı.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması, ardından Donald Trump’ın 2. dönem başkanlığı, AB üyesi ülkelerin dış politika ve güvenlik alanında ortaklaşmasını daha da elzem kıldı. Bu iki gelişme, AB’nin genişleme politikasını da etkiledi. Kopenhag kriterleri, yani demokrasi, hukuk devleti ve ekonomik kriterlerin yanı sıra, jeopolitik uyum da giderek daha güçlü bir şekilde bu kriterlere ekleniyor.
Zaten aday ülkelerden jeopolitik alanda uyum oranlarını artırmaları bekleniyordu. Yeni olan, emekli Büyükelçi Selim Yenel’in yazısında vurguladığı gibi jeopolitik uyumun aday ülkelere tam üyelikten önce verilebilecek ekonomik avantajlarla daha doğrudan ilişkilendirilmesi ihtimali. Zira Avrupa Komisyonu’nun yeni hazırladığı taslak önerisine göre AB, aday ülkelere tam üyelik öncesinde Tek Pazara kademeli erişim imkânı sunmaya hazırlanıyor. Ama bu imkân AB’nin ortak dış ve güvenlik politikalarıyla daha yakından uyum sağlanması şartına bağlanıyor.
Yukarıda da bahsettiğim gibi, AB’nin bakışındaki değişikliğin ardında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması, AB’nin Ukrayna’ya verdiği destek nedeniyle Rusya-AB ilişkilerinin giderek gerilmesi var. İki taraf arasında neredeyse adı konmamış bir hibrit savaş hali olduğu bile söylenebilir.
Almanya miğfer gönderirken Türkiye dron gönderiyordu
Savaşın başından bu yana AB’nin Türkiye’ye yönelik en büyük eleştirisi, yaptırımlara katılmaması. Bense Avrupalı muhataplarımla yaptığım görüşmelerde Türkiye’nin savaşla ilgili tutumunun tek bir kriter üzerinden değerlendirilmesinin sahadaki gerçekleri yansıtmadığına dikkat çekmeye çalışıyorum. Savaşın ilk günlerinde Almanya Ukrayna’ya ölümcül silah göndermekte tereddüt eder, hatta Ukrayna’ya miğfer gönderip alay konusu olduğu günlerde, Türkiye Ukrayna’ya dron gönderiyordu ki bu destek savaşın ilk aşamasında oldukça kritik bir rol oynadı. Kaldı ki Rusya’nın saldırısını daha 48 saat geçmeden savaş olarak niteleyen Türkiye’nin bu sayede Boğazları savaş gemilerine kapatması, Rusya’nın Karadeniz’deki donanma gücünü ciddi şekilde zafiyete uğrattı. AB’nin kendi üyesi Belçika’nın Rusya’ya pırlanta satışını engellemek için göbeği çatladı. Belçika’nın Rusya’ya pırlanta satışını durdurması mı daha önemli, yoksa Türkiye’nin Boğazları savaş gemilerine kapalı tutması mı? Kaldı ki uzun zamandır Türkiye yaptırımlar konusunda da daha hassas olmaya başladı.
İktidarın dış politikasındaki pek çok adımı sıkça eleştiren biri olarak, AB’nin Türkiye’ye bakışındaki sağlıksızlığı da birçok ortamda dile getirdim.
Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Nacho Sánchez Amor’un Parlamento’nun Dış İlişkiler Komitesini ikna ederek yapılmasına önayak olduğu çalışma da aday ülkelerin AB’nin ortak dış ve güvenlik politikasına bir iki kriter üzerinden değerlendirilmesinin yanlışlığına dikkat çekerek yeni değerlendirme kriterleri getiriyor.
Bu çalışmanın ayrıntılarını yarınki yazıma bıraktım. Bu çalışmanın AB tarafından benimsenip benimsenmeyeceğini henüz bilemeyiz. Öte yandan daha gerçekçi kriterlerle yapılacak bir değerlendirmenin de Türkiye’nin AB jeopolitiğine uyum oranını çok yukarı fırlatacağı yok.
Zaten bugün hiç kimse Türkiye’nin artık gerçekleşmesi imkânsız hâle gelen üyelik perspektifi için dış politikasını AB’ninkiyle uyumlandırması gerektiğini ileri sürmez.
Ancak altını bir kez daha çizmek gerek: Artık ekonomik ilişkilerin derinleşmesi, geliştirilmesi için de jeopolitik uyum önem kazanıyor.
Ayrıca değerlendirilmesi gereken bir başka konu da tabii ki Türkiye’nin Avrupa ile jeopolitik mesafesi açıldıkça Orta Doğu’daki istikrarsızlık girdabına çekilmesinin ülkenin ne ölçüde menfaatine olduğu.
(*) Kaynak: Emekli büyükelçi Selim Yenel'in ekopolitik yazısı
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


