Bu da oldu: Türkiye, Avrupa’ya “Hukuka uy” diyor

Bu da oldu: Türkiye, Avrupa’ya “Hukuka uy” diyor

Türkiye “Made in Europe” konusunda Avrupa’ya “kurallara, hukuka, anlaşmalara uyma, sadık kalma” hatırlatması yapıyor. İktidarın içeride hukuka bakışı nedeniyle bu mesaj pek ciddiye alınmıyor olsa gerek. Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın Brüksel temaslarından 2 gün sonra Almanya ve Fransa, Türkiye’nin AB’nin otomotiv sektöründen dışlanmasına neden olacak bir anlaşma üzerinde uzlaştı. AB’nin korumacılığı otomotiv sektörüyle sınırlı kalmayacak. "Geliyorum" diyen bu devasa sorun için iktidarın çoktan her düzeyde seferberlik başlatması gerekirdi...

Bu da oldu: Türkiye, Avrupa’ya “Hukuka uy” diyor

Bunu da görecekmişiz.

Yıllardır Avrupa tarafı Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanan sorunun ardında demokratik geri gidiş ve hukukun üstünlüğünün erozyona uğraması olduğunu söyler. Ne büyük bir ironi ki, kurallara, hukuka ve anlaşmalara bağlı kalma ilkesini son dönemlerde Türk tarafı AB’ye hatırlatır oldu.

Gümrük Birliği’nin temellerine dinamit koyacak “Made in Europe” girişiminden bahsediyorum.

Ankara bu konuda yaptığı girişimlerde Gümrük Birliği'nin 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi kararını hatırlatıyor. Zira karar iki taraf arasında sanayi ürünlerine yönelik kısıtlamaları ve engelleri kaldırdı. “AB demek hukuk ve kurallar demek. ‘Made in Europe’ girişimiyle Türkiye’nin dışlanması, Gümrük Birliği’nin ruhuna halel getiriyor. Taahhütlerinize uymanız gerek” mesajı veriliyor.

Lobi faaliyetleri için tek başına Brüksel yetmiyor

Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Ankara’dan sonra en çok Brüksel’e gittiğini söylüyor. Bu sene şimdiye kadar 5 kere Belçika’nın başkentine gitmiş. Geçen hafta Bolat’ın Brüksel’deki temaslarının paralelinde Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu / Türkiye - Avrupa İş Konseyleri Koordinatörlüğü’nün katılımıyla Türkiye - AB İş Zirvesi düzenlendi. Geçen seneki toplantıya katılan Sedat Ergin’in aktardığına göre, geçen seneye kıyasla Türk tarafı çok daha hazırlıklıydı. Gerçekten de, rakamlara baktığınızda, AB’nin Türkiye gibi bir ekonomik ortağı dışlamaması gerektiği açıkça ortaya çıkıyor. Ancak düşünüyorum da, acaba yanlış yer ve zamanlama ile mi lobi faaliyeti yapıldı? Zira, tam da Brüksel’deki temaslardan 2 gün sonra Almanya ile Fransa’nın Türkiye’nin özellikle üzerinde durduğu otomotiv sektörü üzerinde anlaşmaya vardıkları duyuruldu.

Fransa - Almanya anlaşması, geliyorum diyen uzlaşma

Fransa, Türkiye’nin aleyhine olacak şekilde “Made in Europe”un dar kapsamlı tutulmasını isterken, Almanya ise AB dışı ortaklara daha açık kalacak “Made with Europe” yaklaşımına taraftardı. Fransa Alman otomobil üreticilerini rahatlatmak amacıyla 2035’te içten yanmalı motorlu araçlara yönelik planlanan kısıtlamaların gevşetilmesini kabul etti. Karşılığında ise “Made in Europe”un daha dar kapsamlı tutulması tavizini aldı.

Kimse kusura bakmasın da, Fransa ile Almanya’nın böyle bir pazarlık içine girdiğini ben dahil konuyla ilgilenen tüm paydaşlar neredeyse birkaç aydır biliyordu. Benim bildiğim şeyi herhalde hükümet de biliyordu. Komisyon “Made in Europe” diye tanımlanan Sanayi Hızlandırma Yasa teklifini (IAA) Mart ayında Avrupa Parlamentosu’na gönderdi. Böylece Komisyon, Parlamento ve Konsey (27 hükümet) arasında yasa teklifinin nihai metni üzerinde uzlaşma sağlamak amacıyla yürütülen, “trilogue” denen gayriresmî müzakere süreci 7 ay önce başladı. O tarihten itibaren Türkiye’nin Avrupa Parlamentosu ile başta Paris ve Berlin olmak üzere 27 başkent nezdinde yoğun lobi faaliyeti başlatmış olması beklenir. 30 civarı belediye başkanının hapse atıldığı, zaten dar alanda yaşamaya çalışan bağımsız basının da nefessiz bırakılmaya çalışıldığı ülkemizin Avrupa Parlamentosu nezdinde pek itibarı olduğu söylenemez. Geriye kalıyor başkentler.

Cumhurbaşkanı başta Fransa Cumhurbaşkanı olmak üzere Avrupalı liderlerle pek çok platformda bir araya geliyor. Konuyu gündeme getiriyordur diye düşünmek gerek. Öte yandan, mesele AB nezdinde topyekûn seferberlik gerektiren çapta ve geleneksel yöntemlerle yetinmemek gerekiyor. Ekonomim gazetesindeki yazılarını ilgiyle takip ettiğim Ussal Şahbaz, sosyal medya paylaşımında “Kimlere Türkiye’yi de alın dedirtmeliyiz” diye sorduğu soruya yanıtları birkaç örnekle vermiş: “Tedariki zora girecek VW fabrikasının olduğu yerin belediye başkanı, filanca Avrupa ülkesinde daha pahalıya ürün alacak tüketici derneğinin başkanı. Bu tür farklı düzeyleri stratejiye dâhil etmek gerekir.”

Yurt dışında görevli basın mensuplarının konuyu canlı tutmaları da önemli. Yapay zekânın yalancısıyım. Brüksel’deki AA muhabirlerinin son 1 yılda Komisyon sözcülerine sorduğu sorular Gazze ve Filistin ağırlıklı. Bu konuyu da sorsunlar elbet. Eminim ve umuyorum ki yapay zekânın tespit edemediği sıklıkta “Made in Europe” konusunda da sorular yöneltmişlerdir.

Odadaki fil

Öte yandan kendimize sormamız gereken soru ise, AB son 1 yılda, son 10 yılda imzalamadığı kadar anlaşmayı başka kıtalardaki 3. ülkelerle imzalarken, Türkiye gibi yanı başındaki bir ülkeyle ekonomik anlamda kazan kazan üzerine kurulu ilişkisini neden gözden çıkarabiliyor?

Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un enerji konusunda bir tespiti aklımdan çıkmıyor: “Aktörler artık ucuz olanı değil, güvenilir olanı arıyor.”

Sanırım bu bakış artık her alan için geçerli. Peki, güven deyince neyi anlamak gerekir?

Brüksel’deki temaslar sürerken, birisi bana odadaki fili hatırda tutmak gerektiğini söyledi. Kastettiği, AKP iktidarı ve Avrupa’nın Türkiye’ye baktığında gördüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı. DEİK Başkanı Nail Olpak ise konuşmasında güven konusuna dikkat çekerken, parametre olarak “performansın” temel ölçüt alınması gerektiğini söyledi: “Rekabet artık yalnızca fiyat veya ölçek meselesi değil; giderek daha fazla güven meselesi hâline geliyor. Ben buna ‘güven üzerinden rekabet’ diyorum. Güven, sözlerle değil, performansla inşa edilir. Türkiye, 30 yılı aşkın süredir her krizde Avrupa için güvenilir bir üretici ve güvenilir, sağlam bir ortak olduğunu kanıtlamıştır. Bu, hepimizin ortak sermayesidir.”

Bu sözler, ekonomi ve göç gibi konular açısından yerinde tespitler. Ama demek ki yeterli gelmiyor. 2014-2018 arasında Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerle yaşanan krizler (Hollanda’da seçimler varken, gelmeyin demelerine rağmen bakanların zorla ülkeye gitmeye çalışması ya da Almanya seçimlerinde Türk seçmenlere merkez partilere oy verilmemesi çağrısı gibi) izler bırakmış. Yıkmak kolay, telafi etmek zor.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler