Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına geçtiğim saatlerde Halk TV’ye kayyum atandığı haberi geldi.
Şaşırtıcı. Zira bu kez zamanlama pek de iyi hesaplanmamış gibi.
Tam bir gün önce, salı günü, iş dünyasının temsilcileri Türkiye-AB İş Zirvesi için Brüksel’de, akıntıya karşı kürek çekercesine, Türkiye-AB ilişkilerinin neden önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı.
Bu haber tam da bu görüşmelerin yapıldığı saatlerde gelse, gündeme bomba gibi düşer, AB’ye verilmek istenen mesajların içini boşaltırdı. Türkiye’yi demokratik normlardan uzaklaştırmaya çalışanlara da gün doğardı.
Belki de Türkiye’nin demokratik dünyadan kopuşunun yeterince derinleştiği ya da belki de artık AB için de Türkiye’deki demokratik geri gidişatın bir öneminin kalmadığı düşünülmüş olabilir. Haksız da sayılmayabilirler.
Zaten ilişkilerin siyasi ayağı çoktan kangren hâlindeydi. Şimdilerde ekonomi ayağı alarm veriyor.
Türkiye-AB ilişkilerini öyle bir kalemde silip atmadan önce iki hatta üç kere düşünmekte fayda var; zira Türkiye’nin ekonomisinin temel direklerinden, milyarlarca dolarlık ihracattan, milyonu aşan istihdamdan bahsediyoruz.
Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak Asya’dan Afrika’ya önemli bir ekonomik oyuncu olarak nüfuz alanını genişletmesine de imkân veren gümrük birliğinin temelleri sarsılıyor.
Türkiye’ye dair şehir efsaneleri
AB nezdindeki Büyükelçi Yaprak Balkan’ın deyişiyle, Türkiye’ye dair bazı şehir efsaneleri ekonomik ilişkilerin altını oyma riski taşıyor.
Bu şehir efsanelerinin başında da gümrük birliği nedeniyle Türkiye’nin üçüncü ülkelerin ürünlerine arka kapı olacağı kanısı var.
Üçüncü ülkeyi siz ağırlıklı olarak Çin diye anlayın.
Made in Europe girişimiyle sınırlarına korumacı duvarlar örmeye hazırlanan AB, Türkiye’ye de Truva atı muamelesi yapıyor. Çin malları sizin üzerinizden bize gelecek diyor.
“İyi de, son on yılda yapmadığınız kadar serbest ticaret anlaşmasını son bir yılda neredeyse kaç ülkeyle yaptınız. Bu ülkelerden ürünlerin gümrüksüz gelmesi de bize haksız rekabet yaratıyor” deyince pek bir yanıt gelmiyor.
Avrupa ekonomisi Türkiye’nin 13 katı. Bir iş insanının bana verdiği bilgiye göre Çin’in Avrupa’ya yaptığı yatırımlar ise Türkiye’ye yaptığı yatırımların 38 katı. Çin’in Türkiye’ye yapmayı planladığı iki büyük elektrikli araç yatırımı askıda. Hâlbuki, Macaristan’dan Romanya’ya, Avusturya’dan İspanya’ya Çin Avrupa pazarındaki yerini konsolide etmeye devam ediyor.
Made in Europe nedeniyle Türkiye’nin kamu alımlarından dışlanma riski var. Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı taslak değişmezse, özellikle otomotiv endüstrisinin ciddi darbe alması söz konusu.
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu-Türkiye Avrupa İş Konseylerinin girişimiyle Brüksel’e gelen iş dünyasının temsilcileri mesajlarında bu darbenin tek yönlü olmayacağını vurgularken, iki taraf arasındaki iş birliğinin Avrupa ekonomisine ve istihdamına katkılarını ön plana çıkarmaya çalıştılar.
Koç Holding İcra Kurulu Başkanı Levent Çakıroğlu’nun verdiği rakamlar çok çarpıcı:
“2025’te Türkiye’de 1,4 milyon araç üretildi. Türkiye’deki araç üretiminin yüzde 70’inden fazlasını Avrupalı üreticiler gerçekleştirdi. Türkiye’nin otomotiv yedek parça ve aksamı ithalatının yüzde 55’i AB’den yapılıyor. 2025’te AB’den 800 binden fazla araç ithal edildi; bu Türkiye’yi İngiltere ve ABD’den sonra üçüncü büyük ihracat pazarı konumuna getiriyor.”
Kanımca Levent Çakıroğlu’nun verdiği en önemli mesaj da şu oldu: “Rekabet gücünüzü artırmak için yeni ortaklar arıyorsunuz. Türkiye’yle bu kadar başarılı bir ortaklığınız varken, bunu muhafaza etmek yerine torpillemenin yeni ortaklarınıza nasıl bir mesaj vereceğini düşündünüz mü?”
AB konusunda şöyle bir ikilem var. Bir yandan AB’nin ataletine, vizyonsuzluğuna kızıyoruz. Ama öte yandan, Avrupa ile öylesine iç içe geçmiş bir ekosistemimiz var ki, kolayına da AB’ye sırtımızı dönemiyoruz. Bu anlamda Avrupa’ya “silkin de kendine gel” demek de Türkiye’ye düşüyor.
Türkiye Avrupa İş Konseyleri Koordinatörü Mehmet Ali Yalçındağ, bir yandan Avrupa’ya kızarken, diğer yandan “biz de Avrupa’yız” diyerek, AB’nin Türkiye’yi dışlayarak bir nevi kendi ayağına ateş etmesinin ortaya koyduğu kaybet kaybet saçmalığını da Avrupalıların “gözüne sokma” gereğine dikkat çekti.
Her şerde bir hayır vardır, derler.
Bir taraftan da Made in Europe girişimi nedeniyle ortaya çıkan Türkiye’nin dışlanma ihtimalinin özellikle ekonomik ilişkilerin ne kadar girift ve yoğun olduğunu hatırlanması açısından da yararlı oluyor.
AB-Türkiye İş Zirvesi’nde gün boyu rakamlara boğulduk. İyi de oldu. Bu anlamda Ticaret Bakan Yardımcısı Murat Tuzcu’nun konuşmasında üç kelimeye vurgu yapacağını söyleyip “takdir” kelimesiyle başlaması önemliydi. Zira gümrük birliğinin Türk ekonomisine katkısını unutup önemsemez olduk.
“Türkiye yıllar önce Avrupa stratejik vizyonunun parçası olmayı seçti. 1962’den beri biz bu ailenin parçasıyız” diyen Tuzcu, 1995’te 23 milyar dolar olan ticaret hacminin 30 yılda 233 milyar dolara çıkmasının takdir edilmesi gereken bir artış olarak sundu. Türkiye-AB ilişkilerini tarifleyen üç kelimeden diğer ikisi ise “hayal kırıklığı” ile “umut” idi.
Umut var mı?
Rakamlar var olduğunu söylüyor.
Özellikle Ticaret Bakanı Ömer Bolat da konuşmasında iki taraf arasındaki entegrasyona dair rakamlar paylaştı.
Türkiye AB’nin beşinci ticaret ortağı, iki taraf arasında dengeli bir ticaret hacmi var. Türkiye’ye gelen yabancı yatırımların yüzde 70’i AB’den. Avrupalı şirketler Türkiye’de 1,2 milyonluk istihdam yaratıyorlar. Kaldı ki, son dönemlerde Türkiye’nin AB’deki yatırımları da büyük artış gösteriyor.
Kilit konu kamu alımları
Bu rakamlar Türkiye’nin argümanlarını bir yere kadar taşıyor. Bunların dışında, AB’nin bazı beklentilerini karşılamak gerekiyor. Bunların başında da kamu alımları geliyor. Malum Türkiye kamu alımları yasasında yaz aylarında bir değişiklik yaptı ve bu konuda yetkiyi Cumhurbaşkanına verdi. Ancak AB açısından bu adımın yeterli olmadığı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanının keyfî davranabileceğini, ihaleleri bazı ülkelerin şirketlerine açarken, başkalarına kapatabileceğine dikkat çekilmiş. Bu konuda Türkiye ile AB arasında ikili bir anlaşma imzalanmasının Türkiye’nin işini kolaylaştıracağı anlaşılıyor.
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Başkanı Nail Olpak, kamu alımlarının Avrupalı şirketlere eşit rekabet şartlarında açılmasına itirazlarının olmadığını belirtirken bunun göğüslenebilecek bir taviz olduğunu söyledi. Konu iş dünyasını ilgilendirdiği için iş dünyası meseleye sahip çıkıyor. Ancak sorun tek başına iş dünyasının sahiplenmesiyle hallolacak gibi durmuyor. "Ya başarılı olunamazsa, B planı nedir" diye sorulunca Olpak, “Biz A planındayız. Benden bu aşamada B planı duyamazsınız” dedi.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


