Los Angeles’ta yaşayan fotoğrafçı ve yönetmen Elif Koyutürk Hazen’in 2026 Mountain Film Festivali’nde En İyi Çıkış Yapan Sanatçı ve Nevada City Film Festivali’nde Seyirci Ödülü’nü kucakladığı Guardians of Anatolia belgeselini izlerken, kendimi Anadolu’da zamanın ağır ilerlediği başka bir evrende buluyorum. Toros Dağları’nın, keçilerin, gelincik tarlalarının, yolların, çadırların ve tüm bunlarla birlikte insanların mevsimlerle birlikte yer değiştiren görüntüleri bir göçebe topluluğun hikâyesi gibi görünse de, aslında toprağın, hayvanların ve insanın birbirinden ayrılamaz bir bütün olduğu ve insanoğlunun günümüzde çoktan unuttuğu bir hayat şeklini bize hatırlatıyor.
Anadolu’da kalan son Yörük kavimi Sarıkeçililerin hikâyesinin anlatıldığı filmin görsel dili beni çok etkiliyor. Bazı sahnelerde neredeyse hiçbir şey olmuyor gibi görünürken; bir gülüş içimi ısıtıyor, bir el hareketi, rüzgârın sesi, hayvanların salınarak yürüyüşü, dağın üzerinde değişen ışık bana huzur veriyor, şehrin stresiyle kasılmış, yorulmuş omuzlarımı gevşetiyor…
Elif kamerasını acele ettirmiyor. Bize kaybolmakta olan bir kültürü anlatmaktan çok, hâlâ yaşayan bir dünyanın içine bakma fırsatı veriyor. “Hâlâ yaşıyor, ileride müzelerde bu kültürün izlerini takip edeceğimize, yaşarken Yörükler’e sahip çıkalım,” diyor. Festivaller için 19 dakika olarak kurgulanan bu filmin hiç bitmesini istemiyorum. Kadınların liderlik yaptığı, bize kültürün geçmişten kalan bir miras değil de, her gün yeniden kurulan bir şey olduğunu hatırlatan bu sıcacık dünyadan erken ayrılmışım gibi bir eksiklik hissi kalıyor içimde...

Elif Koyutürk Hazen, 1993’te İstanbul’da doğuyor, 15 yaşında eline aldığı kamerayı bir daha bırakmıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde televizyon muhabirliği ve programcılığı okurken Salzburg’da reklam filmleri çekmeye başlıyor. Savaş muhabiri olmak isterken kendini Oslo Üniversitesi’nde hikâye anlatıcılığı eğitimi alırken buluyor. Üstüne Madrid’de sinematografi çalışmaları, Harvard’da savaş ve barış üzerine dersler derken sinema ve fotoğraf kariyeri kaçınılmaz oluyor.
Los Angeles’a taşındıktan sonra çektiği ilk filmi Bridging the Gap, uluslararası festivallerde gösteriliyor ve ödüller kazanıyor. Fotoğrafları Sony World Photography Awards tarafından onurlandırılıyor; çalışmaları İstanbul’dan Viyana’ya, Tokyo’dan Amerika’ya uzanan farklı sergilerde yer alıyor.
Elif, Mountainfilm ve Nevada City Festivali'nde Guardians of Anatolia’nın ödülleri almasını, milyonlarca dolarlık yapımlarla aynı perdede gösterilmesini unutamadığını, insanların Sarıkeçililer gibi göçebe kavimlerin hâlâ varlıklarını sürdürdüğünü bilmediğini, Anadolu’nun dağlarından çıkan bir hikâyenin binlerce kilometre ötede, hiç tanımadığı insanların kalbine dokunmasının sinemanın büyüsü olduğunu söylüyor. Elif, Mountainfilm Festivali’nde En İyi Çıkış Yapan Sanatçı ödülünü alan ilk Türk yönetmen oluyor. Tüm bunlar, ona devam etmek için en büyük motivasyonu sağlıyor: Güneş hiç durur mu? O da durmayacak elbette...
Bu hafta Elif Koyutürk Hazen ile bir araya geldik; Yörükler’le yol alırken kendini tekrar nasıl keşfettiğini, insan, hayvan ve toprağın ayrılmaz döngüsünü ve fırında pişen yeni projelerini konuştuk.

“Dağlara ve doğaya yaklaştıkça kendi sesime de yaklaştım”
-Los Angeles'a ne zaman ve hangi amaçla göç ettin?
Sinema kariyerimi büyütmek amacıyla 2018'de olağanüstü yetenek vizesiyle Los Angeles'a taşındım. Filmlerde editoryal asistan olarak çalıştım, Sony ve Apple gibi müşteriler için işler çekerken, bir yandan da sinema endüstrisinde kendi yolumu bulmaya başladım. Ancak beni sanatsal olarak şekillendiren dönem, Oregon'a taşınıp şehirden biraz uzaklaşmam oldu. Dağlara ve doğaya yaklaştıkça kendi sesime de yaklaştım.
“Yaşarken Yörükler’e sahip çıkmak istedim”
-Ailende bir göçebelik hikâyesi var mı? Yoksa seni bu hikâyeyi anlatmaya yönelten ne oldu?
Yok ama annem ve babam çok gezgin insanlardı. Çocukluğumdan beri hayatımızda araştırma, yolculuk ve kültürel keşif vardı. Hayatımın büyük bir bölümü doğada, tarlalarda geçti. Sanırım bu nedenle Yörük kültürüne merakım var. Bu kültüre bir gün yalnızca kitaplarda ya da müzelerde tanıklık etmek yerine, bugün hâlâ yaşarken onları dinleyebileceğimizi, yaşam biçimlerinin devam edebilmesi için harekete geçebileceğimizi düşündüm.
-Sarıkeçili kaviminden Emine, Durmuş Ali ve Seyhan ile yolların nasıl kesişti?
Sarıkeçililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Pervin Savran'ın telefonunu buldum ve aradım. Kendimi ve neden bu hikâyeyi belgelemek istediğimi samimiyetle anlattım. Annemle babamla gelip film çekmek istediğimi söyledim. Pervin Ana beni Emine Abla (Emine Candan) ile tanıştırdı ve birkaç gün sonra annem, babam ve ben İstanbul'dan yola koyulduk. Bazen işe başlamak için, bir telefon açmak yeterli oluyor.

“Çekime bir film ekibi olarak değil, aile olarak gitmemiz büyük fark yarattı"
-Annenle baban “Deli misin kızım? Nereden çıktı şimdi göçebe bir kavmin peşine takılmak,” demedi mi?
Demediler (Gülüyor). Bu filmi çekmek için bütçem ya da büyük bir ekibim yoktu. Koşulların mükemmel olmasını beklemek yerine, harekete geçmek istedim. Anneme ve babama “Benimle gelir misiniz?” dedim, geldiler. On yedi gün boyunca birlikte yol aldık; ekipmanımızı arabadan şarj ettik, neredeyse hiç uyumadık. Annemin şiirsel bakışı, babamın harita, lojistik ve teknik konulardaki becerileri filmin oluşumuna düşündüğümden çok daha fazla katkı sağladı. Ama en çok, bir aile olarak bir aileye yaklaşmak filmin samimiyetinde büyük fark yarattı; belki de büyük ve profesyonel bir ekiple açılması mümkün olmayan doğal bir güven alanı açtı.
“Kadınların bu kadar güçlü olduğu bir topluluğun dünyada örneği çok az"
-Çekimler sırasında seni en çok ne etkiledi?
Özellikle kadınların bu kadar güçlü olduğu bir toplulukla karşılaşmak beni çok etkiledi. Erkekler su ve diğer ihtiyaçlarla ilgilenirken, Yörük kadınları çobanlık yapıyor ve en önemli hayat kaynakları olan hayvanların bakımını üstleniyor. Bu da onlara topluluk içinde güç ve otorite kazandırıyor. Dünyada bunun hâlâ canlı biçimde görülebildiği çok az topluluk kaldı.

“Yörükleri tanıtmak için çektiğim film, kendimi keşfettiğim bir yolculuğa dönüştü”
-Onlarla hareket ederken hayata dair neler öğrendin?
Toprakla aramıza ne kadar büyük bir mesafe koyduğumuzu fark ettim. Yörükleri tanımak, dünyaya tanıtmak, toprağımızı ve renklerimizi keşfetmek isteğiyle başladığım belgesel, kendimi keşfetmek için çıktığım çok büyük bir yolculuğa dönüştü.
“Bir yere ait olmak için ona sahip olmak gerekmiyor"
-Açıklar mısın? Nasıl bir keşif oldu bu?
Yörükler için toprak uzaktan korunması gereken soyut bir kavram değil; hayatın kendisi. Onlarla aynı yerde uyudum, hayvanlarıyla kurdukları bağı izledim ve zamanla karşılaştıkları zorlukları kendi kaygılarım gibi hissetmeye başladım. Bugün neredeyse her şeyin bir sahibi, bir tapusu ve bir fiyatı var. Yörükler’in dünyasında ise toprağa sahip olmak yerine onunla birlikte yaşamak fikri var. Aidiyetlerini hayvanlarına, dağlarına, yollarına ve geleneklerine taşıyorlar. Göçebe hayat bana, gerçekten ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğumuzu ve aidiyetin dört duvarla kurulmadığını öğretti. Bir yere ait olmak için ona sahip olmak gerekmiyor.

“Toprağın canlılığını hissetmek, iyileştirici bir deneyim”
-Hepimizin kulağına küpe olması gereken bir şey söyledin: “Ait olmak için sahip olmak gerekmiyor.”
Evet. Asıl aidiyet, neye sahip olup olmadığımızla değil, onunla kurduğumuz ilişkiyle ilgili. Ayaklarınızın altındaki toprağın canlılığını ve insanla doğa arasındaki bağın sandığımızdan çok daha güçlü olduğunu hissetmek çok iyileştirici bir deneyim. Ayrıca, bugün yeniden keşfetmeye çalıştığımız birçok bilginin Emine Abla gibi kadınların gündelik yaşamında zaten yüzyıllardır var olduğunu gördüm.
“Biz toprağı dinlemeyi bıraktık, Yörüklerin pusulası toprak”
-Ne tür bilgiler mesela?
Toprağın bilgeliği hiçbir zaman kaybolmadı. Biz onu dinlemeyi bıraktık. Yörükler hâlâ dinliyor. Onların pusulası toprak. Nereye ne zaman gideceklerini, hangi geçidin ne zaman kullanılacağını, hayvanın neye ihtiyacı olduğunu, havanın nasıl değişeceğini sadece kitaplardan öğrenmiyorlar. Bu bilgi ellerde, bedenlerde, hayvanlarla kurdukları ilişkilerde ve gökyüzüne bakışlarında yaşıyor.
Fotoğrafçı ve yönetmen Elif Koyutürk Hazen
“Geleneksel göç yolları kapanıyor, suya erişim zorlaşıyor”
-Yörüklerin günümüzde yaşadıkları zorluklar neler?
En büyük sorunlardan biri geleneksel göç yollarının giderek kapanması. Bir yıl önce geçtikleri yerde ertesi yıl dikenli tellerle karşılaşabiliyorlar. Özel mülkiyet alanları, asfaltlaştırılan yollar, yapılaşma ve farklı arazi kullanımları yüzyıllardır kullanılan rotaları bozuyor. Bir yaşam biçiminin devamlılığını engelliyor. Suya ulaşmak da büyük bir problem. Bunun yanında göç için gerekli izinler, bürokratik engeller ve bazı bölgelerde köylülerle yaşanan anlaşmazlıklar var. Bütün bunlar dışarıdan küçük engeller gibi görünebilir, ama göçebe bir yaşam için yolun devamlılığı her şeydir.
“İnsan, hayvan ve toprağın yaşamı birbirine bağlı”
-Keçilerine evlatları gözüyle bakıyorlar. Bu ilişki seni nasıl etkiledi?
Keçiler onlar için yalnızca bir geçim kaynağı değil, ailenin bir parçası. Her birini tanıyor, davranışlarını biliyor ve doğdukları andan itibaren yanlarında oluyorlar. Hayvanın sağlığı ailenin sağlığıyla, ailenin yaşamı da toprağın sağlığıyla bağlantılı. Beni en çok etkileyen, insan, hayvan ve toprak arasındaki güçlü bağı görmek oldu. Modern yaşamda bunları birbirinden ayrı düşünmeye alışmışız; oysa onların dünyasında insanın, hayvanın ve toprağın yaşamı birbirine bağlı. Hepsi aynı döngünün parçası.
Fotoğrafçı ve yönetmen Elif Koyutürk Hazen
“Dünya rejeneratif tarımda yeni yöntemler keşfede dursun"
"Yörükler yüzyıllardır hayvanlarını toprakta gezdirerek biyolojik çeşitliliğin devamını sağlıyor”
-Yörüklerin sonu gelirse bunun bedelini doğa ve hepimiz ödeyeceğiz, değil mi?
Kesinlikle. Çünkü sadece kültürü değil, yüzyıllar içinde oluşmuş ekolojik bilgiyi de kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Bugün dünyada rejeneratif tarım ve sürdürülebilir arazi yönetimi üzerine yeni yöntemler geliştiriliyor. Oysa Yörüklerin yaşamında hayvanların hareket ettirilmesi, toprağın dinlenmesine ve kendini yenilemesine izin verilmesi yüzyıllardır süren doğal bir yaşam biçimi. Sağlıklı toprak karbonun depolanmasında, suyun tutulmasında ve biyolojik çeşitliliğin devamında çok önemli bir rol oynuyor. Bu nedenle toprağın doğal döngülerini sağlıklı tutmak yalnızca çiftçilerin ya da Yörüklerin meselesi değil, hepimizin meselesi. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Bunu unutmamak lazım.

“Keşke kız çocukları eğitim ve göç arasında bir tercih yapmak zorunda kalmasa...”
-Ailenin kızının "Eğitim alamadım, ailemin yanında olmayı tercih ettim" derken gözleri bir dalıyor. O sahnede ne hissettin?
Eğitim, özellikle kız çocuklarının eğitimi, benim hassas olduğum konulardan biri. Emine Abla’nın kızı Seyhan çok akıllı ve çalışkan bir genç kadın. Ama Yörük yaşamını ve ailesinin yanında kalmayı seçtiğinde, mevcut sistem içinde bazı fırsatlardan vazgeçmek zorunda kalıyor. O sahnede en çok bunu hissettim: Keşke seçim yapmak zorunda kalmasa, yaşam biçimlerini sürdürürken eğitimlerine de devam edebilecekleri imkânlar olsa... Seyhan, doğa, hayvanlar, iklim ve yaşam konusunda birçok eğitimli insandan daha fazla bilgiye sahip. Ancak mesele bu iki bilgi biçiminden hangisinin daha değerli olduğu değil; Seyhan’ın ikisine de ulaşabilme hakkının olmaması...

“Güneş duruyor mu Elif? Hayır, ben de durmam”
-Belgeseli çekerken unutamadığın bir anı bizimle paylaşır mısın?
Emine Abla’ya “Hiç yorulmuyor musun?” diye sorduğumda bana baktı ve hiç düşünmeden “Güneş duruyor mu, Elif? Hayır, ben de durmam.” dedi. O cümle bana çok dokundu. Ben de elimde bir kamera, dünyayı dolaşarak ve çok zor süreçlerden geçerek bu sektöre girdim. Her şeyi adım adım, çalışarak kurdum ve kurmaya devam ediyorum. Eğer bu hayatta bir amacın ve inancın varsa, yola devam ediyorsun. Ne olursa olsun. İstersen karşına beton duvarlar çıksın, yine de aşıyorsun. Ben de kendime hatırlattım: Yorulabilirsin ama hayat devam ediyor. Güneş durmuyor; sen durmayacaksın. Bu yüzden anlattığım hikâyelerin hepsinde kendimden bir parça bulmaya çalışıyorum. Kamera arkasındaki insan kendi hikâyesini de anlatının içine koyabildiğinde, başkasının hikâyesi daha derin bir anlam kazanıyor. İnsan, doğa, kültür ve özgürlük arasındaki ilişkiyi farklı hikâyeler üzerinden araştırmaya devam edeceğim.

-Bundan sonraki hedeflerin neler?
Şu anda birkaç farklı proje üzerinde çalışıyorum. The Story of the Lost Goddess adlı belgesel seride, Paleolitik dönemden günümüze kadın gücünün ve toplumsal yapıların dönüşümünü araştırıyorum. Crowned ise Anadolu kadın başlıklarını fotoğrafladığım bir müze ve kitap projesi; bu yaşayan kültürel hafızayı kaybolmadan belgelemek istiyorum. Bunun yanında şiir ve bilim yazılarından oluşan The Sky Holds All of This adlı kitabım 2026 sonbaharında Amerika’da yayımlanacak. Yeni filmim Shaereh ise sanat ve dans üzerinden özgürlük temasını anlatıyor ve yine bu sonbaharda Amerika’da prömiyer yapacak. İnsan, doğa, kültür ve özgürlük arasındaki ilişkiyi farklı hikâyeler üzerinden araştırmaya devam edeceğim.


