Kıtalararası bir sabır testi: Kanada’da yavaşlamak, Türkiye’de yeniden şaha kalkmak

Kıtalararası bir sabır testi: Kanada’da yavaşlamak, Türkiye’de yeniden şaha kalkmak

Kanada’da bir ağaç dalı gibi esnedim ve yaşadığım yere alıştım ama içimdeki vahşi atın dizginlerini elime alabildim mi, tartışılır. Bu hafta sizi 2017’nin Ayşe’sinin satırlarına götürmek ve sit-com tadında yavaşlık hikâyeleriyle baş başa bırakmak istiyorum

Kıtalararası bir sabır testi: Kanada’da yavaşlamak, Türkiye’de yeniden şaha kalkmak

Memlekete kesin dönüş vakti yaklaştıkça, “tersine göç”ün nasıl olacağını düşünüyorum. Arada böyle bir arada kalmışlık hissi ve “ne oralı, ne buralı” olma hali çökse de, insanın en büyük özelliğinin “resilience, dayanıklılık” olduğunu düşünüyorum.

“Resilience, dayanıklılık” hiç kırılmamak değil, kırıldığımız yerlerden yeniden şekillenebilmek, değişirken kendimizi kaybetmemek demek. Yeni toprağa alışırken dallarımızın başka yöne uzanması, yapraklarımızın değişmesi, hatta kendimize bile yabancılaşmamız normal.  

Önemli olan değişmekten korkmadan, özünü kaybetmeden yeniden köklenebilmek. Belki de göçün bana öğrettiği en önemli şey, insanın sandığından çok daha esnek, çok daha dayanıklı ve her şeye rağmen yeniden çiçek açmaya muktedir olduğu...

Tersine göçten korkmuyorum 

Kanada deneyimim sayesinde tersine göçten korkmuyorum. Hatta bazen “Olmadı, bavulumu alır, yine Kanada’ya dönerim” diyecek kadar rahatım. İstanbul-Vancouver hattına Bostancı-Kadıköy dolmuşu muamelesi yapmam da biraz bundan; insan bir kez hayatını sıfırdan başka bir yerde kurmayı başardığında, yeniden başlamanın o kadar da korkulacak bir şey olmadığını öğreniyor. Bir kere yapabildiğini bilmek, ikinci kez yapabileceğine dair tuhaf ama güçlü bir güven veriyor. Sırf bu yüzden bile Kanada deneyimime minnettarım. 

Peki 2017 yılının Ayşe’si nasıldı? 

Peki ilk gittiğimde neler oldu? Dallar nereye kadar eğildi, büküldü de kopmadı? Elbette zorlandığım, tökezlediğim, “Ben ne yaptım?” dediğim çok oldu. Sizi bu hafta, 2017 yılının Ayşe’sinin satırlarına götürmek istiyor ve sit-com tadında bir hikayeyle, her alanda yaşanan “yavaşlık” zorlanmasıyla baş başa bırakmak istiyorum. 

Pratikliğin kitabını yazmış milletin Kanada’ya alışması zor 

Bizim gibi kanı deli akan, hızlı düşünüp seri hareket edebilen, pratikliğin ve uyanıklığın kitabını yazmış bir milletin ferdinin, Kanada gibi ağır, kuralcı bir ülkeye adapte olması çok zor. "Köpekler havlamıyor, bebekler ağlamıyor" denen bu yerde uzun süre kendimi tımarlanmak istenen vahşi bir at gibi hissediyorum. Ben ipimi kopartıp şaha kalkmak, dört nala koşmak istedikçe, bu şehir beni dizginlerimden çekiyor. "Dur" diyor, "yavaşla"...  

Hangi işin acil olduğuna sen değil, sistem karar veriyor 

Mesela burada herhangi bir işin acil olduğuna sen karar veremiyorsun. Bir musluğun su akıtmasıyla evin su basması arasında bile, sistem açısından şaşırtıcı ölçüde geniş bir zaman dilimi var. “Someone will come” derler, gerçekten de gelirler, ama ne zaman gelecekleri Allah kerim... İlk taşındığımda duvarlara resimlerimi astırmak için bir ustaya ihtiyacım vardı. Şimdi efendim bu ustada olması gereken özellikler, bir matkabı olması, iki duvarı delebilmesi... 

Usta bulmak, ayıyla selfie çektirmekten zor  

Lakin Kanada’da bu iki vasfa aynı anda sahip bir usta bulmak, yolda yürürken karşına çıkabilecek bir ayıyla selfie çekmekten daha zor. Kazara birini buldun diyelim, haftalar sonrasına randevu veriyor. Lütfedip nihayet geldiğinde de sağdan ölçüyor, soldan ölçüyor, 20 kere ortalıyor... Tek bir resmi asması yarım saat sürüyor. Bu arada saatlik ücreti de yanlış anlaşılmasın, 60 dolar civarında. En sonunda Home Depot’ya gidiyor, çekiç, çivi, matkap, dübel ne bulursam alıyor, duvarlara bir güzel kendim girişiyor, sistemin yavaşlığı karşısında tüm hırsımı duvarlardan çıkarıyorum.  

Türk’ün ata sporu halı dövme ve koltuk çekme  

Kanada’ya göçme planı yapan Türk kadınları, şimdi sizin için hayati bir kamu spotu geçiyorum: Sakın “Haftada bir eve yardımcı alırım, çocuğa da bir dadı tutarım, arkama yaslanırım” gibi hayallere kapılmayın! Gelişmiş ülke burası, kardeşim, kimse kimsenin arkasını toplamıyor. Profesyonel temizlik şirketleri var, evet; ama saatlik ücretlerini ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Ha, paraya kıydın diyelim, peki ya performans? Bizim genlerimizde “dip bucak” kodlanmış bir kere. Elin Kanadalısının üstünkörü toz almasını görüp cinnet geçirmektense, takarım yemenimi başıma, çekerim eşofmanları, girişirim o eve. Hafta sonları millet dağ tepe tırmanıp trekking yapıyormuş, peh! Ben Türk’ün ata sporu olan halı dövme ve koltuk çekme ritüeliyle formumu korur, paramı da cebimde tutarım. Al sana bir taşla üç kuş! 

Ah Emine’m, neredesin? 

İş hayatına atılıp para kazanıp kendi küçük evimi kiralayacak duruma geldiğim günden, Kanada’ya taşınmak için koli yaptığım güne kadar yanımda olan; bana sadece evin temizliğinde değil, çocuklarımın bakımında, Mişka’nın gezdirilmesinde de yardım eden, canım sıkkın olduğunda anlayıp başucuma Türk kahvemi getiren Emine’mi gözlerim yaşlı arıyorum. 

Uzman doktor bahisleri 6 ayla 1 yıl arasında açılıyor 

Gelelim sağlık sistemine... Diyelim ki yataklara düştün, ateşin 40 dereceye vurmuş, beyninin içi halay çekiyor. Öyle kafana göre “Ben bir doktora görüneyim” demek yok! Aile doktorundan randevu koparmak asgari 1 ay; olur da kazara uzman doktora sevk edilirsen, bahisler 6 ay ile 1 yıl arasında açılıyor. Ölmeyip sağ kalırsan sıran geliyor yani! Yahu insan ülkesinin dahiliyecisini, hastane koridorunun o kendine has kokusunu özler mi? Özletiyor bu gurbet işte!  

Miyom benden önce vatandaşlık alacak 

Bir ara rahmimde miyom çıktı, şaka değil. Kanada'da randevu sırasına girsem, miyom benden önce vatandaşlık alacak! Kanada’dan Türkiye’ye, aradaki 10 saatlik zaman farkını falan hiçe sayıp canım jinekoloğum ve arkadaşım Melih’i darlamaya başlıyorum. “Melih şuram ağrıyor, Melih semptomlar şunlar” diye diye kıtalararası WhatsApp muayenesi oluyorum resmen. İşin en absürt tarafı ne biliyor musunuz? Kanada’daki sistem bana lütfedip jinekolog randevusu verdiğinde, ben çoktan yazın Türkiye’ye uçmuş, ameliyatımı olup sağlığıma kavuşmuştum bile! 

Sanki hizmet beklemiyorum da banka soyuyorum 

Herhangi bir iş için sıraya girdiğimdeyse aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Bir gün, banka gişesinde iki görevli var. Biri işlem kabul ediyor, diğeri kah bilgisayarına bakarak iş yapar gibi yapıyor, kah telefonunda yazışıyor. Kabul edenin önündeki sıra arşa varıyor ve tabii ki kadının eli çok yavaş. 5 dakika 10 dakika.. Sıra bana yaklaşmıyor bile! Öyle bir "Offff!" çekiyorum ki, Kuzey dağları yıkılıyor, herkes dönüp bana bakıyor.  

Artık tutamıyorum kendimi oradan geçen bir görevliyi kolundan kavrayıp, "Diğer memur da lütfen hizmet verebilir mi?" diyorum. Ölüm sessizliği. Millet şaşkın. Sanki cebimden emaneti çıkarmış, bankayı soyuyorum! Neyse ki adam kolunu kaptırmasından durumun ciddiyetini anlıyor, görevliyi uyarıyor, o da bana pis bakışlar attıktan sonra mecburen sıradan adam almaya başlıyor. Pardon canım, sevgilinle muhabbetini mi böldüm? Te Allahım! 

Ülkemin jet hızıyla çalışan servis elemanlarına kurban... 

Bekleyenlerin bir kısmı işleri hızlandığı için bana teşekkür ediyor, bir kısmı ise küçümseyen bakışlarıyla sırasını bekleyemeyen medeniyetsiz insan muamelesi yapıyor. Çok da umurumda! Bildiğim tek şey o sıralarda ruhsuz ruhsuz beklemek benim için ölüm. Meğer ülkemde hizmet sektörü ne kadar gelişmiş. Market kasasında çalışanların hızından el hareketlerini takip edemezsiniz bizde, jet hızıyla ürünü barkoddan geçirip kafana fırlatırlar âvâre kalırsın!!  

Türkiye’de kuaför keyif, Kanada’da Çin işkencesi, pardon işkence... 

Beni delirten diğer bir olay, manikür pedikür, boya işlemlerinin yapılma hızı. Bu işlemler çok pahalı, sonuç çok vasat ve bütün gününü alıyor. İstanbul'da kuaföre gitmek benim için keyifken, köpüklü Türk kahvemi içerken kuaförümle iki lafın belini kırmakken, burada yemin ediyorum Çin işkencesi! Ay pardon, çok özür dilerim! Çocuklar uyardı, artık öyle "Çin işkencesi" falan diyemiyoruz, anında ayrımcılıktan kırmızı kart yiyoruz buralarda. Çinli’ye Çinli demek yasak, kökeni ne olursa olsun herkes Kanadalıymış burada. "İşkence" deyip, devam edeyim madem. Ne diyordum; Türkiye'de kraliçeler gibi otururken aynı anda kaşımın alındığı, saçımın kesildiği, diğer taraftan elime fır fır oje sürüldüğü o senkronize şov günlerini hasretle anıyorum. 

Kanada sayesinde kolumda bir altın bilezik daha oluyor

Yavaşlığa daha fazla dayanamayıp, tüm bu işleri kendim yapmaya başlıyorum. İlk başlarda saçlarım üç renk oluyor, bir kısmı yanıyor, etlerimi hunharca kestiğim için parmaklarımda şeytan tırnağı tarlası çıkıyor ama zamanla bu işlerin de piri oluyorum. Sağ olasın Kanada, sayende kolumda bir altın bilezik daha oluyor.  

Öğret bize Mişka! 

Bir gün mahalle kafemizde otururken, yanıma Mişka'yı sevmeye bir adam geliyor ve Mişka'nın yaşını soruyor. Yakında 10 olacağını söylüyor ve ekliyorum, "Ama hiç yaşının köpeği değil. Hayat dolu, insan seven, doğayı seven, küçük şeylerle mutlu olan, sakin, huzurlu bir çocuk. Bence daha çok uzun yaşayacak" diyorum. 

Adam bana bakıp "Hepimizin uzun ve güzel yaşamak için bunları yapması gerekmiyor mu? Öğret bize Mişka! Öğret bize!" diyor, şiirsel bir tonlamayla! O gün, mahalle kafemizin aslında küçük bir kilise kafesi olduğunu ve konuştuğum kişinin de rahip olduğunu öğreniyorum. Kafeyle vaaz verilen alanı çift kanatlı büyük bir kapı ayırdığı ve bina da son derece alelade göründüğü için binanın kilise olduğunu daha önce fark etmemişim. 

İçimdeki vahşi atın dizginlerini kendi elime almam gerekiyor 

Rahibin söyledikleri sonradan aklıma takılıyor. Ben de Mişka gibi sakin ve huzurlu olmayı öğrenebilecek miyim acaba? Hayatın her anından tat almayı, koşulsuz sevmeyi ve sevilmeyi, sabredebilmeyi. Gerçekten can dostumdan, güzel kızımdan öğrenecek çok şeyim var. 

O gün, içimdeki vahşi atın dizginlerini kendi elime almam gerektiğini anlıyorum. Tamam burası çok yavaş, ama ben de bu kadar hızlı ve aceleci olmak zorunda değilim. Sırf üç saniye kazanmak uğruna gideceğim yere, çaprazlama yürümekten vazgeçebilirim mesela. Kaç kez benzin istasyonun içinden, ya da parkın içinden çapraz yürürken Kanadalılar’ın uzaylı görmüş gibi bakışlarına maruz kaldığımı anlatamam. Tam bu noktada "Sorun Kanada'da değil, sorun sende" dediğinizi duyar gibiyim. Vallahi, ne deseniz haklısınız! 

Tanrım, beni yavaşlat.. 

Aklıma yıllar evvel bir yerde okuduğum, Hitit Duası geliyor. Başı şöyle bir şeydi; 

"Tanrım, beni yavaşlat. Aklımı sakinleştirerek, kalbimi dinlendir. Zamanın sonsuzluğunu göstererek, bu telaşlı hızımı dengele. Günün karmaşası içinde bana, sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver. Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka..."  

Belki de benim buradaki sınavım da, arkamda bıraktığım o tanıdık ve hızlı dünyanın çok uzağında, kendi içimdeki o bitmek bilmeyen koşturmayı durdurmak ve şaha kalkan vahşi atları nihayet sakinleştirmeyi öğrenmektir. Kim bilir... Ve Amin! 

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler