Fransa’daki protestolardan çıkartacağımız dersler

Fransa’daki protestolardan çıkartacağımız dersler

Büyük İstanbul seli, T24, Halk TV, Murat Ağırel, Avukat Tuba Torun ve eşi Aykut Erdoğdu, hapis yolu gözleyen çocuklar, doğmamış bebekler, ağıza, göze dalga geçer gibi bant takan siyasetçiler... Öte yandan Fransa’daki protestolar!

Fransa’daki protestolardan çıkartacağımız dersler

Vancouver’daki evimi boşaltmak için yola çıkmadan iki gün evvel, çok sert bir yağmur yağıyor ve evimin kapısının altından, çatısından, yan duvarlarından oluk oluk su içeri giriyor. O gece hiç uyuyamıyorum. Kulağımda devamlı bir “tık, tık, tık...” su damlama sesi... Sağolsun, arkadaşım evin tamiriyle ilgileniyor ama tamir edildiği halde büyük İstanbul selinde tekrar ve kaçınılmaz olarak su alıyor. Çaresizce, istenmeyen misafirin rızam olmadan evime girmesine seyirci kalıyorum. Çok kötü bir his. Hemen sonra haberlerde distopik filmlerden çıkma sel görüntülerini, sele ve elektrik akımına kapılıp can veren insanları görüp perişan oluyor, kendi derdimi unutuyorum. Evim sanki, küçük bir Türkiye örneklemi... Memleket her tarafından su alıyor ve biz seyrediyoruz. Boğuluncaya kadar da seyredeceğimizi ve boğulduğumuzu fark etmeyeceğimizi düşünüyorum, artık.

İşim yazmak, haber okumakta zorlanıyorum. O kadar çok tutuklama oluyor ki, zihnim insanların hapishanelere nasıl sığdığını sorguluyor. Sonra acaba koğuşlara sel basmış mıdır diye düşünüyorum. Zaten ev hapsinde olan, kara para aklama üzerine kitaplar yazan Murat Ağırel’in kara para aklama nedeniyle tutuklanması artık toplumda infial yaratmıyor mesela... Ağırel tutukluluk kararından sonra, telefonda kızının sesini duymak istiyor; izin vermiyorlar. Daha önce birkaç kez röportaj yapma fırsatı bulduğum Avukat Tuba Torun, dünkü duruşma öncesinde eşi, eski CHP milletvekili Aykut Erdoğdu’nun suçsuz olduğu halde çıkartılmayacağını bildiğini, eşinin rehin alındığını, bu ülkeye bir evlat vermek istediğini ve bunun için gördüğü tedavinin yarım kaldığını anlatıyor. Ben de çocuklarımı tüp bebek tedavisiyle dünyaya getirdiğim ve o tedavinin hem fiziksel, hem psikolojik olarak ne zor olduğunu bildiğim için, Tuba Hanım’la birlikte ağlıyorum kilometrelerce öteden. Kaç çocuk anasının, babasının hapishane kapılarında yolunu gözlüyor. Memlekete faydalı olacak kaç çocuk hiç dünyaya gelemiyor. Memleket her tarafından su alıyor, biz seyrediyoruz. 

Türkiye’de bağımsız yayıncılık artık istenmiyor

Türkiye'nin en çok izlenen muhalif haber kanallarından biri olan Halk TV’ye kayyum atanıyor, ekranı karartılıyor ve tüm bunlar Türkiye'nin en büyük siyasi davalarından biri olan İBB davasında savunmaların başlayacağı gün oluyor. Geçtiğimiz yıl da benzer şekilde Tele 1 kapatılmıştı. Şu anda okuduğunuz T24’e erişim yasağı geldiğini de biliyorsunuz. 17 yıllık yayın hayatı boyunca 4 milyondan fazla içerik (1,3 milyondan fazla haber ve 56 bin köşe yazısı) üretmiş, Türkiye'nin en büyük bağımsız gazetelerinden biri olan koskoca T24’ü, suç unsuru olduğu iddia edilen 118 içerik nedeniyle erişilemez hâle getirdiler. Çok açık ki Türkiye'de bağımsız yayıncılık yapmaya çalışan ana akım kanallar artık istenmiyor. Tuba Hanım’ın eşi gibi, içerideki onlarca gazeteci gibi yayınlar da keyfi olarak cezalandırılıyor ve rehin alınıyor. Oysa haber alma hakkı bir lüks değil ve ihtiyaçtır. Kimse sahip çıkmıyor. Memleket her tarafından su alıyor, biz seyrediyoruz. Ta ki bir gün haber alamayıncaya, toplum olarak tamamen körleşip sağırlaşıncaya kadar seyredeceğiz.

İstanbul sel sağanak, Paris alev alev

Öte yandan Fransa’da başlayan olaylara bakıyorum. Türkiye’yi sel sağanak götürürken, Paris alev alev yanıyor. Hatırlarsanız, eylemler ilk olarak Eylül ayında, okullarda öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar, altyapı yetersizlikleri gibi nedenlerle Paris'in güneydoğusundaki Créteil kentinde bulunan bir lisede başlamış, kısa sürede Paris, Lyon, Marsilya ve Limoges gibi şehirler başta olmak üzere tüm ülkeye yayılmıştı. Geçtiğimiz hafta sonu yani 17-18 Ekim 2026 tarihlerinde ise işçi sendikaları ve öğrencilerin birleşmesiyle, resmi rakamlara göre yaklaşık 550 bin, sendikalara göre ise 800 bin kişinin katıldığı, kitlesel ve şiddet olaylarının da görüldüğü büyük bir protesto dalgasına evrildi, çevre ülkelere de ilham vererek Belçika, İtalya ve Portekiz gibi ülkelere sıçradı. Bizim memleket ise, her tarafından su alıyor, biz seyrediyoruz. 

Kendi işini gör, hakkını talep et

Fransa’da gerçekleşen ve haklı protestolara da büyük zarar veren yağma eylemlerine elbette karşıyız. Ama gençlerin, öğrencilerin daha iyi eğitim hakkı, işçilerin daha iyi koşullarda çalışma hakkı için verilen halk mücadelesinin dünyaya örnek olması gerektiğini düşünüyorum. Fransızlar kendi işlerini, kendileri görmek, haklarını söke söke almak konusunda bir numaralar. 

Fransa devrimler ülkesidir

Öyle ya, Fransa, mutlak güçlere boyun eğmeyerek tarihin akışını halkın iradesiyle yazdığı bir devrimler ülkesidir. Ülke, 1789 Fransız Devrimi ile mutlak monarşiyi yıkıp dünyaya "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ilkelerini ve İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'ni armağan etmiş; 1830 ve 1848 devrimleriyle de aristokrasi ve monarşiyi tamamen rafa kaldırmıştır. Bu köklü hak arama geleneği, modern tarihin en büyük toplumsal hareketi olan Mayıs 1968 eylemleriyle devam etmiştir. Öğrenci başkaldırısı olarak başlayıp işçi sınıfının katılımıyla büyüyen bu hareket sonucunda; üniversitelere idari ve mali özerklik verilerek öğrencilere yönetimde temsil hakkı tanınmış, kadın hakları hareketi hız kazanarak kürtajı yasallaştıran Veil Yasası'nın önü açılmış ve Grenelle Anlaşmaları ile işçiler asgari ücrette %35'lik artış gibi tarihi ekonomik kazanımlar elde etmiştir.

Bizde muhalefet piyes sergilesin

Bizde ise bırak halk devrimini, işlevsizleştirilen muhalefet, adeta toplumla dalga geçer gibi, ilkokul 1 piyesi sergiler gibi, ağzına gözüne siyah bantlar takıp kendini gülünç duruma düşürüyor. Türkiye’de devletin baskısı ne kadar ağır olursa olsun, ana muhalefet en azından halka gerçek bir umut aşılayabilmeliydi. Ne yazık ki o vizyon da ortada yok. Gemi su alıyor, hepimiz seyrediyoruz.

Fransa’da sistem kişisel bir intikam aparatı gibi çalışmasa da gençlerin mücadelesi hafife alınmamalıdır

Elbette Fransa bir Türkiye değil; orada en temel anayasal ve barışçıl protesto hakkını kullandın diye kendini içeride bulmazsın; sistem kişisel intikam aparatı gibi çalışmaz. Ancak Fransa’daki gençlerin mücadelesini de hafife almamalıyız. Onlar da en yakın mesafeden biber gazı yiyor, üzerlerine tazyikli su sıkılıyor, coplanıyor; fakat her şeye rağmen pes etmiyor, iradelerini teslim etmiyorlar. 

Türkiye gençlerin o kalıpları yıkan enerjisine alan açmıyor

Fransa tarihindeki en büyük reformlar her zaman gençlerin ideallerinden ve tavizsiz duruşlarından doğmuştur. Gençlik, kurulu düzenin çıkarlarına veya korku iklimine teslim olmamış, meşaleyi onlar yakmış ve yolu en önce onlar aydınlatmıştır. Bu eylemlerde söyledikleri basit şeyler var: “Açsan sokağa çıkarsın!”, “6 odalı evlerde yaşayanlar bizi anlamaz.”, “Macron’u istemiyoruz.” Türkiye'de  ise genç hareketleri gelecek kaygısı ve istihdam korkusu gibi ekonomik baskılarla sistem içinde pasifize edilmiştir.  Toplumsal bir uyanış ve geleceği inşa etme cesareti, ancak gençliğin o özgür, kalıpları yıkan ve korkusuz enerjisine alan açmakla mümkün olabilir.

Bizim DNA’mızda isyan yok, itaat var

Öte yandan, Türkiye de hiçbir zaman bir Fransa olmadı. Bizim DNA’mızda isyan yok, itaat var. Toplum olarak, halk olarak hiçbir zaman devrimci olamadığımızı üzülerek fark ediyorum. Kuşkusuz Kurtuluş Savaşı’yla kazandığımız harf, kılık-kıyafet ve dil reformları dünya tarihine geçmiş devasa dönüşümlerdir ancak halk devrimi değildir. Biz örgütlü devrimde ancak kendimizi var ediyoruz. Belki de seküler kesim o nedenle hâlâ yeni bir Atatürk çıkmasını bekliyor. Ama çıkmıyor. Belki de hiç çıkmayacak. Fransa’da ise kitleler kendi geleceğini inşa etme sorumluluğunu ele almaktan çekinmiyor. Kimse Türkiye'deki gibi sürekli geçmişten ya da gelecekten bir "kurtarıcı" beklemiyor. 

Orada halk birleşirken, bizde ayrışmakla meşgul

Fransa'daki eylemlerin bir önemli farkı da orada ideolojik ayrışmaların bir kenara bırakılması ve sağcısı, solcusu, çiftçisi, işçisi, öğrencisi hep birlikte ortak yaşam hakkına sahip çıkılmasıdır. Türkiye'de ise toplum seküler, muhafazakâr, milliyetçi, yok şu, yok bu şeklinde kutuplaştırıldığı için, bir grubun yaşadığı haksızlığa diğer grup genellikle sessiz kalıyor, hatta bazen “Oh, olsun!’” diyor ve bu da toplumsal muhalefeti zayıflatıyor. Birlikten kuvvet doğar, bizde doğmuyor. 

Fransa'da halk, hükümeti kendisinin seçtiğini; devletlerin kalıcı, hükümetlerin ise geçici olduğunu bilir. Türkiye'de ise hükümet devlet haline gelmiştir. İnsanları otosansüre iten şey hukuki belirsizlik ve keyfiliktir. Bugünün ağır siyasi ikliminde insanların Fransa’daki gibi haklarına sahip çıkmaya çalışması rasyonel bir beklenti değil. Yine de, mevcut koşulların zorluğuna teslim olmadan, Fransa sokaklarındaki direnişten kendi adımıza çıkartabileceğimiz dersler olduğunu düşünüyorum. Umutsuzluğu hiç sevmiyorum ama gözümün önünde koca bir ülke sular içinde, kulağımda tık, tık, tık yağmurun sesi...

İlgili İçerikler