Yalçın Küçük’ün cenaze töreninden Fevzi Çakmak’ın cenaze törenine

Yalçın Küçük’ün cenaze töreninden Fevzi Çakmak’ın cenaze törenine

“Kıbrıs Gazisi” Yalçın Küçük için yapılan askeri törendeki TKP bayraklarını görünce aklıma Fevzi Çakmak’ın 12 Nisan 1950’de yapılan cenaze töreni geldi. Mareşal 76 yıl evvel bugün defnedilirken, o günlerde açlık grevine başlayan Nâzım Hikmet İstanbul’a getirilmişti

Yalçın Küçük’ün cenaze töreninden Fevzi Çakmak’ın cenaze törenine

Yalçın Küçük’ün ölüm haberinin sosyal medyadaki yansımalarına bakınca herkesin “kendi Yalçın Küçük”ünü andığını fark ettim. Uzun yıllara yayılan hayatının bir kesiti alınıyor; oradan hareketle ya göklere çıkartılıyor ya da gömülüyordu. (Zaten sosyal medyanın ara tonlarla pek alakası yok.)

Bu yazının öyle bir derdi yok, birkaç şahsi cümleden sonra ilginç bir tesadüfe değinecek.

Benim Yalçın Küçük’le tanışmam  Planlama Kalkınma ve Türkiye kitabıyla oldu. Bir lise öğrencisi ne kadar anlarsa o kadar anlamıştım. Sonra Türkiye Üzerine Tezler geldi. Ardından da Aydın Üzerine Tezler...

Üniversite yurdunda birkaç arkadaş nasıl da iştahla okumuştuk Aydın Üzerine Tezler’i... İçeriğinden çok edası, üslubu, cüretkârlığından etkilenmiştik. 

Yalçın Küçük “40 kere ölç, 1 kere biç” atasözüne hiç prim vermiyor, “1 kere ölç 40 kere biç” cüretkarlığıyla tezlerini sıralayıp duruyordu. Önce birkaç veri ortaya koyuyor ardında da “şimdi tezi yazabilirim” diyor, saydırıyordu.

Sonra o taşkın üslubun sahibinin bizzat kendisini gördüm. Seksenlerin ortasında, 12 Eylül’ün yarattığı çöl ortamı, onun deyimiyle “Eylülizm” sürerken, memlekette küçük birer vaha işlevi gören Bilar, Bilsak gibi kurumlarda konuşmaya gelirdi.

En az yazdıkları kadar coşkulu, cerbezeli biriydi. Hiçbir fikri onunla uyuşmayan insanlar bile ilgiyle dinliyor, yarattığı auraya kapılıyordu.

Sanırım Bilsak’taydı. Nail Satlıgan’ın moderasyon yaptığı bir toplantıya gelmişti. Konuşması bittikten sonra içimizden biri kalktı, “hocam, Aydın Üzerine Tezler’in birinci kitabında şunu söylüyorsunuz ama ikinci kitapta tam tersini söylüyorsunuz, bu ne yaman çelişki?” gibi bir şey söyledi.

Yalçın Küçük’ün yanıtı halen kulağımda: “Ben ne yazdığımı nereden bileyim?”

Aynen böyle oldu. O dahil hepimiz dakikalarca güldük.

* * *

Sonraki yıllardaki inişleri, çıkışları, zikzakları, takıntıları vs bu yazının konusu değil. Lafı çok uzatmadan diğer konuya geçelim.

Malum Yalçın Küçük için askeri bir tören yapıldı. Zira “Kıbrıs Gazisi”ydi.

1984’te ‘Aydınlar Dilekçesi Davası’nda  yargılanırken bunun altını çizmiş, “ben gaziyim. Kenan Evren belediye otobüsüne biletsiz binemez ben binebilirim” demişti.

Cenaze törenine eşlik eden TKP bayraklarını görünce aklıma Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni geldi.

13 Nisan 1950’de Türkiye’de çıkan gazetelerin manşeti Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze törenine ayrılmıştı.

13 Nisan 1950 Vatan

Nişantaşı’ndaki evinden alınan tabutu eller üstünde, tekbirler eşliğinde Beyazıt Camii’ne getirilmiş, kılınan namazdan sonra yine eller üstünde Eyüp Mezarlığı’na kadar götürülmüştü. (Günün gazetelerinde mesafe yazmaz. Ama mevcut uydu haritalarından hareketle hesaplayınca 13-14 kilometrelik bir mesafe kat edildiğini görürüz.)

Bir miting havasında geçen, türlü çeşitli asayiş olaylarının çıktığı cenazeye katılan insan sayısı 100 bin ile 300 bin arasında telaffuz edilir.

O tarihlerde Başbakan Yardımcısı olan Nihat Erim, 13 Nisan’da günlüğüne: “Mareşal F. Çakmak’ın ölümünü vesile yapan Millet Partisi, irtica unsurları ve komünistler bu hadiseyi iyice istismar ettiler. İstanbul tam bir irtica günü yaşadı” diye yazar.[1]

* * *

Fevzi Çakmak ve komünistler! Nasıl bir araya gelebilir? Burası Türkiye. Gelir. Gelmezse de getirilir.

Mümkün olduğunca özetlemeye çalışalım.

Öykü kısaca şöyle: Fevzi Çakmak, 1944’te İnönü tarafından emekliye sevk edilir. İkinci Dünya Savaşı’nın nasıl biteceği artık belli olmuştur. Milli Şef, dünyada oluşacak yeni dengeleri gözeterek hükümet ve orduda değişikliklere gider. O günlerde yükselen İnönü muhalefeti küskün Mareşal’i yanlarına çekmek ister. Yeni  kurulan Demokrat Parti ikna eder. 21 Temmuz 1946’da yapılan seçimlerde DP listesinden bağımsız milletvekili adayı olur, yüksek bir oyla seçilir.

Ardından İnsan Haklarını Koruma Cemiyeti gündeme gelir. Fevzi Paşa’ya başkanlık teklif edilir. Cemiyetin  kurucuları “Atatürk’ün Dış İşleri Bakanı” diye anılan Tevfik Rüştü Aras ile Cami Bayku(r)t  ve Zekeriya Sertel, gibi “sol”da sayılan diğer İnönü muhalifleridir. 18 Ekim 1946 gününden başlayarak cemiyetin kuruluş haberi gazetelerde geniş yer bulur. Ancak Mareşal daha günün başında cemiyetten uzaklaşır.[2]

20 Ekim’de Vatan gazetesinde çıkan demecinde kendisinin aşırı solcularla bir işinin olamayacağını söyleyecek, “aşırı solculukla malûl kimselerin kanaatlerinin bir nevi “Kızıl faşistlik” olduğunu ifade edecektir.

20 Ekim 1946 Vatan

 Ancak bu sözler, çok işe yaramayacak, her muhalifin başına gelen şey onun da başına gelecektir. 29 Ocak 1947’de İç İşleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, meclis kürsüsünde Mareşali “Komünistlerin oyununa gelmekle” itham edecektir.

Sonraki günlerde konu manşetlerden inmeyecektir. 2 Şubat 1947’de Cumhuriyet’in  ilk sayfasında  “Bir C.H.P. milletvekili, Mareşalın şair Nâzım Hikmet’e selam ve af müjdesi yolladığını yazıyor” haberi çıkacaktır.

2 Şubat 1947 Cumhuriyet

Habere Nâzım Hikmet bile şaşıracak, o günlerde Piraye’ye yazdığı bir mektupta şunları söyleyecektir:[3]

“Bak, yalnız bir habere, bir dedikoduya çok şaştım. Cumhuriyet gazetesi Ankara gazetesinden naklen yazdı. Mareşal bana selam yollamış, affımı müjdelemiş. Şaştım, diyorum, hayır daha doğrusu kahkahayı atasım geldi. Dokuz yıldan beri kanunsuz, haksız yere hapislerde sürünmemde başlıca amil olan bu insan bana selam göndermeye cesaret edebilir mi, farzımahal o böyle bir selam göndermeye kalksa, ben onun selamını, kelamını- her şeyi bırak- sırf seni ve çocuklarımı dokuz yıldır öksüz yaşattığı için, kabul eder miyim? Her ne hal ise. Bu yılın modası da böyle diyelim ve geçelim.”

Nâzım Piraye’ye bunları yazarken, Fevzi Çakmak kendisine yöneltilen ithamları reddetmekle uğraşacak 7 Şubat 1947’de şöyle bir açıklama yapacaktır : “Ben komünistliği bu memleket için muzır telakki edenlerden biriyim. Onun için komünistler orduya ve donanmaya sokulmak istedikleri zaman şiddetli hareket ettim. Halk Partisi mensuplarından birçok hatırlı zevatın tavassutuna rağmen ısrar ettim.”[4]

* * *

1938’de Nâzım Hikmet ve arkadaşlarının yargılandığı Harp Okulu ve Donanma davalarındaki   rolünü kabul eden Çakmak, bununla yetinmez,  isim vermeden eski bir Milli Eğitim Bakanı’nı (Hasan Âli Yücel)  işaret eder. “Komünistlerin devlet kurumlarına sızmasına onun mahal verdiğini, kendisinin bu konuda  hükümeti ikaz ettiğini, ama kimsenin kulak asmadığını” söyler.

Fevzi Çakmak 1948’de DP’den de ayrılır. Millet Partisi’nin kurucularından biri olur. 10 Nisan 1950’de hayatını kaybeder.

Mareşal’ın vefatından önce bir dizi ilginç tesadüf yaşanır. O günlerin gazetelerinde Fevzi Çakmak ile Nâzım Hikmet haberleri gazetelerin ilk sayfalarında yer bulur.

Mesela 9 Nisan tarihli Son Posta gazetesinin ilk sayfasında Fevzi Çakmak ile Nâzım Hikmet’in sağlığına dair iki ayrı haber görürüz. Bir gün önce açlık grevine başlayan Nâzım Hikmet muayene için Bursa’dan İstanbul’a getirilmiştir. O haberin hemen yanındaysa ikinci bir ameliyat geçiren Mareşal’in sağlık durumunun endişe verici olduğu yazmaktadır. Devam eden günlerde Fevzi Çakmak’ın cenaze, Nâzım Hikmet’in hastane-hapishane haberleri ilk sayfalarda yer bulmaya devam edecektir.

9  Nisan 1950 Son Posta

Fevzi Çakmak’ın ölümünden bir ay sonra, 14 Mayıs 1950’de seçimler yapılacak, DP ezici bir üstünlükle iktidara gelecektir. Birçok alanda Tek Parti dönemi CHP’sinden farklı bir politika izlemiş olsa da ondan devraldığı anti-komünizm bayrağını zirveye dikecek, Soğuk Savaş’ın bittiği doksanlı yıllara kadar, her taşın altında komünist aramak bir devlet geleneği haline gelecektir.

* * *

Böyleyken böyle.

İnsan, “Mareşal Çakmak 76 yıl sonra askeri bir cenaze töreninde TKP bayraklarını görseydi acaba ne düşünürdü?” diye sormadan edemiyor.

Küçük bir Hatırlatma

Aslında Fevzi Paşa hayatının kısa bir döneminde “komünist” olduğunu hatırlatmamız lazım. Ekim 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla kurdurulan, “resmi” veya “danışıklı” diye anılan Türkiye Komünist Fırkası’nın üyelerinden biri de oydu.

Malum, o tarihten bir ay evvel Bakü’de Mustafa Suphi önderliğinde bir Türkiye Komünist Partisi kurulmuştu. Ankara’da kurulanın “sahte/pseudo” bir parti olduğu bilinir. Üyelerinin komünizmle filan alakası yoktur. Hem Sovyet yardımı alabilmek hem de ülkede yükselme eğilimi gösteren Bolşevizme karşı bir önlem olarak ince bir politik manevrayla kurulmuştur. Komünist Enternasyonal’e üyelik başvurusunda bulunmuş ancak kabul edilmemiştir. Velhasıl resmi komünist partisi yaklaşık üç ay sonra kapatılmış, Fevzi Paşa da üç aylığına, tırnak içinde “komünist” olmuştur. 

Konuya dair elimizde bir dizi kaynak var. Akla gelen ilk kaynaklardan biri Emel Akal’ın  Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm kitabı.

İlhami Algör’ün yönettiği, Can Dündar’ın hazırlayıp sunduğu Kızıl Tepeli Kalpak  belgeseli bir başka kaynak.

Bunlara Murat Bardakçı’nın 7 Ocak 2018’de Habertürk’teki köşesinde yayınladığı “Mustafa Kemal'in Komünist Partisi kurulması için verdiği gizli talimat” yazısı eklenebilir sanıyorum.


[1]     Nihat Erim, Günlükler 1, Yayına Hazırlayan: Ahmet Demirel, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mart 2021, s. 435.

[2]     Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2001, s. 235-242.

[3]     Nâzım Hikmet, Piraye’ye Mektuplar, YKY,  İstanbul, Ağustos 2021, s. 663.

[4]     Uğur Mumcu, Kırkların Cadı Kazanı, Um:ag Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996,  s. 90-136.

İlgili İçerikler