Hayatın geç kalan cevapları

Hayatın geç kalan cevapları

Geçmiş değişmiyor ama ona yüklediğimiz anlam sürekli değişiyor, insan kendi hayat hikayesini sürekli yeniden yazıyor

Hayatın geç kalan cevapları

Gece oturmuş, son zamanlarda izlediğim en iyi dizilerden biri hakkında övgü dolu bir yazı yazmaya hazırlanıyordum. Sonra kendimi bambaşka bir dizinin ilk bölümüne takılmış buldum. Bir bölüm daha derken benim yazı ertelendi; çünkü karşıma, insanın içini beklenmedik bir şekilde ısıtan, yaş, zaman ve ikinci şanslar üzerine kurulu tatlı bir hikâye çıktı.

2012 yılında yayınlanmaya başlayan İngiliz dizisi Last Tango in Halifax, gençliklerinde birbirlerine âşık olmuş ancak hayatın farklı yönlere savurduğu Alan Buttershaw ve Celia Dawson'ın yaklaşık altmış yıl sonra yeniden karşılaşmalarını anlatıyor. Sosyal medya ve e-posta üzerinden yeniden kurulan bu temas, yalnızca Alan ve Celia'nın değil, çocuklarının, torunlarının ve birbirinden oldukça farklı iki ailenin hayatını da değiştiriyor.

Seksenlerine gelmiş olan Alan ve Celia, gençliklerinde birbirlerine uzaktan ilgi duymuş ancak bir türlü bir araya gelememişler. Yıllar sonra yeniden buluştuklarında, hayatlarını farklı yönlere sürükleyen şeyin aslında büyük bir yanlış anlaşılma olduğunu öğreniyorlar. Bu yanlış anlaşılma onları birlikte geçirebilecekleri uzun bir ömürden mahrum bırakmış. Bunun farkına vardıklarında ise kaybettikleri zamanı telafi etmeye ve hayatın kendilerine sunduğu ikinci şansı değerlendirmeye karar veriyorlar.

Kulağa fazla romantik, hatta biraz da imkânsız gelebilir.

Oysa bana çok gerçekçi geliyor. Çünkü uzun yıllardır dinlediğim bir radyo programı var. Aslında bir gazetecilik programı: This American Life. Programın temelinde geçmişe dair cevapsız kalmış soruların peşine düşmek yatıyor. Birisi yıllardır aklını kurcalayan bir soruyla başvuruyor, ekip de araştırmaya başlıyor; insanları buluyor, telefonlar açıyor, iz sürüyor. Kısacası yarım kalmış hikâyelerin peşine düşüyorlar. İnsanların programa getirdiği sorular bazen şaşırtıcı derecede basit oluyor. Örneğin birisi, “Öğretmenim neden hayatımı etkileyen o sınavda bana geçer not vermedi?” diye soruyor. Ya da Halifax'ta Son Tango'daki Alan gibi, bir başkası onlarca yıl boyunca “Neden o buluşmaya gelmedi? sorusunun cevabını merak ediyor.

Mesela bölümlerden birinde, kırklı yaşlarında bir kadın programa başvuruyor. Lise yıllarında bir çocuğun kendisini mezuniyet balosuna davet edeceğinden neredeyse emin olduğunu anlatıyor. Bütün yıl bunun hayalini kurmuş. Fakat beklediği davet hiç gelmemiş. Aradan yıllar geçmiş ama sorusu hâlâ aynı: Son anda neden vazgeçti? Kadın yıllar içinde kendisine senaryolar da yazmış. Yeterince güzel mi değil yok yok kesin sınıfın güzel kızından hoşlanıyor aslında diye düşünüyor.

Bölüm Sevgililer Günü için hazırlanmıştı, programdaki hikâyeler her zaman romantik ilişkilerle ilgili olmuyor. Çoğunlukla, insanların hayatlarında kapanmamış bir parantez olarak kalan basit sorular var merkezde. Velhasıl ekip kadının baloya davet etmeyen şimdi o da kırklarındaki adamı buluyor ve yıllar sonra ona şu soruyu yöneltiyor: “Neden baloya davet etmedin?” Adamın cevabı beklenmedik. O dönemde kronik bir rahatsızlığı olduğunu, ancak bunu okulda kimsenin bilmediğini anlatıyor. Mezuniyet balosundan birkaç gün önce yeniden hastalanmış; o kadar kötü durumdaymış ki yatağından bile kalkamamış. Böyle bir halde birisiyle çıkmayı düşünmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Sonra da ekliyor: “Oysa ondan çok hoşlanıyordum. Belki de aramızda gerçekten bir şeyler olabilirdi.”

Bir başka bölümde ise bugün başarılı bir akademisyen olan bir adam var. Ortaokul yıllarında yaşadığı yoksulluktan, çevresindeki çetelerden ve önündeki son derece sınırlı seçeneklerden söz ediyor. Hayatının yönünü değiştiren kişinin bir öğretmeni olduğuna inanıyor. Ona göre bu öğretmen onunla özel olarak ilgilenmiş, potansiyelini fark etmiş, onu cesaretlendirmiş ve böylece kaderini değiştirmiş. “O olmasaydı bugün sahip olduğum hiçbir şeye sahip olmazdım” diyor.

Yıllar boyunca bu hikâyeyi böyle anlatmış, çünkü buna inanmış. Başarısının merkezine o öğretmeni yerleştirmiş. Program ekibi öğretmeni buluyor. Öğretmen onu arayan sunucuyu dikkatle dinledikten sonra şaşırtıcı bir şey söylüyor. Çocuğu elbette hatırlıyor ama onun düşündüğü gibi çocukla özel bir ilişki kurduğunu hatırlamıyor. Hatta anlattığı birçok olayı da anımsamıyor. Sınıfındaki pek çok öğrenciyle ilgilenmeye çalıştığını, onun da bu öğrencilerden biri olduğunu söylüyor.

İlk bakışta biraz hayal kırıklığı gibi geliyor. İnsan, müthiş bir fedakârlığın ya da olağanüstü bir öğretmen hikâyesinin ortaya çıkmasını bekliyor. Oysa bölümün etkileyici yanı tam bu. Adamın hayatını değiştiren şey, kendi azmi aslında, öğretmeni değil. Peki neden yıllar boyunca buna inanmış?

İnsan hayatını geriye doğru anlamlandırırken olayları bir hikâyeye dönüştürmeyi seviyor. Dağınık deneyimleri bir araya getiriyor, kendisine dönüm noktaları yaratıyor, kahramanlar seçiyor. Böylece karmaşık ve tesadüfi görünen bir hayat, anlamlı bir anlatıya dönüşebiliyor.

Ama geçmişe dönüp cevap aradığımızda çoğu zaman kusursuz hikâyelerle değil, çok daha sıradan ve karmaşık bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Bu onu daha az ilginç de kılmıyor. Tam tersine, insanların kendi hayatları hakkında kurdukları hikâyeler ile gerçekten yaşanmış olanlar arasındaki mesafe son derece heyecan verici. Çünkü bu mesafe, insanın hikâyeleştirme kapasitesini görünür kılıyor. Dünyayı, başımıza gelenleri ve hatta kendimizi anlamlandırmak için hikâyelere ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor. Hayatlarımızı yaşadığımız kadar, onları anlatarak ve yeniden kurgulayarak da var ediyoruz.

İnsan hafızası bir arşiv değil. Geçmişi çekmecelerde saklamıyoruz; her hatırladığımızda onu yeniden kuruyor, yeniden yorumluyor ve bugünkü bakışımızın süzgecinden geçiriyoruz. Bu yüzden aynı olaya dair anlattığımız hikâye yirmi yaşımızda başka, kırk yaşımızda başka, yetmiş yaşımızda bambaşka olabiliyor. Geçmiş değişmiyor belki ama ona yüklediğimiz anlam sürekli değişiyor.

Edebiyatta James Joyce'un epifani dediği anlar var; kişinin kendisi, başkaları ya da hayat hakkında beklenmedik bir kavrayışa ulaştığı, sıradan görünen bir olayın birdenbire yeni bir anlam kazandığı anlar. Biz de hayatlarımızı böyle yaşıyoruz aslında. Yıllarca aynı hikâyeyi anlatıyor, sonra bir gün onu bambaşka bir gözle görmeye başlıyoruz.

Örneğin Joyce’un Acıklı Bir Olay’da Bay Duffy, Bayan Sinico'nun hayatındaki yerini ancak onu sonsuza dek kaybettikten sonra anlayabilir. Yine Joyce’un Ölüler’de Gabriel, karısının geçmişine dair gerçeği öğrendiğinde kendisini de ilk kez görmeye başlar. Alan ve Celia'nın hikâyesi bir anda tüm bunları hatırlatıyor bana. Henüz dizinin başındayım. Ve çiftimiz evlenmeye karar vermiş görünüyorlar ve doğrusu bundan sonra ne olacağını merakla bekliyorum.

Peki bu yazının başında oturup övmeye hazırlandığım diziye ne oldu? Merak etmeyin, onu da unutmadım. O dizi hâlâ aylardır herkese anlattığım, bulduğum her fırsatta övdüğüm Riot Women. Ama görünen o ki bu hafta yazıyı çalan, hayatlarının epifanisini bulan Alan ve Celia oldu.

İlgili İçerikler