Anne Carson’a bir teşekkür borcum var

Anne Carson’a bir teşekkür borcum var

Aslında sanırım iki tane var... Bize çığlığımızın ardındaki tarihi gösterdiği ve acımızı kelimelere dökemediğimizde o boş Word sayfasını ellerimizle tutabileceğimiz somut bir yasa dönüştürdüğü için...

Anne Carson’a bir teşekkür borcum var

Kuzenimin tiz bir sesi vardı. Ağladığı zaman herkes odadan kaçar ya da "Şunu ağlatmayın ya!" diye serzenişte bulunurdu. Biz de gülerdik. Aradan belki otuz beş yıl geçti. Şimdi bunu hatırlayınca gülemiyorum; çünkü Anne Carson’ın bir denemesi, teorinin gündelik hayata nasıl değdiğini bana sert bir şekilde göstermişti. Ona ilk teşekkür bu.

Anne Carson Kanadalı bir şair, çevirmen ve klasik filoloji uzmanı. Antik Yunan şiiri ve mitleri üzerine çalışıyor, Sappho’dan Euripides’e uzanan bir birikimi var. 2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Carson’ın kitaplarını tek bir türün içine yerleştirmek de doğrusu kolay değil. Şiir, deneme, çeviri, kişisel anlatı ve görsel malzeme aynı kitapta yan yana gelebiliyor. Bence şunu anlamak önemli: Carson’ın yazarken yaptığı şey, eski metinleri bugüne taşımakla sınırlı değil. Bir antik şiiri çevirirken kendi okuma sürecini de metne katıyor; kimi zaman bir sözcüğün anlamını araştırıyor, kimi zaman o sözcüğün açtığı başka bir hikâyeye geçiyor. Oxford University Press’ten çıkan Anne Carson: The Glass Essayist kitabında ilginç bir analiz vardı; Carson’ın akademik okuma yöntemlerini kullandığını, sonra da onları alışıldık akademik yazı biçiminin dışına taşıyarak hayatın içine fırlattığını anlatıyordu. Carson’da düşünce ile kişisel deneyim birbirinden ayrı değil. Okurken, bir kavramın izini sürerken yazarın o kavramla kurduğu kanlı canlı ilişkiyi de görüyoruz.

Sesin Cinsiyeti denemesinde Carson, kadının çıkardığı tiz seslerin, çığlıkların ve ağlamaların antik dünyadan beri nasıl bir histeri ve edebe davet edilmesi gereken bir delilik olarak kurgulandığını anlatır. Kurulan bu ataerkil düzende kadının sesi ya tamamen susturulmalı ya da mantıksız bir gürültüye indirgenmelidir.

Dönelim yine bağıran tiz sesli kadınlara. Televizyonu açıyorum. Yerli dizilerdeki kadın karakterlerin çoğu bağırmaya başlıyor. Birbirlerine, onları duymayan adamlara bağırıyorlar. Televizyonun sesini kısmadan bir diziyi bitiremiyorum. Fark ediyor musunuz, bu dizilerde kadınlar sürekli hezeyan içindeymiş gibi bağırıyorlar, daha fazla bağırıyorlar. Bu konuyu daha önce de yine T24’te, "Neden Bağırıyor Bu Kadınlar?" yazısında anlatmıştım. Yazı okumaya vaktiniz belki olmaz diye peşinen söyleyeyim, duruma yine bir çözüm öneremiyorum. Ama sebepleri düşünüyorum. Önceki yazımda sorduğum soru, kadın karakterlerin neden bu kadar öfkeli olduğu kadar, bu öfkenin neden hep tek tek kadınlara ait bir kusur, bir akıl tutulması gibi anlatıldığıydı. Oysa kadın bedenini ve duygularını nasıl bir başa çıkma aracı olarak kullanacağına kendisi karar verir; çığlığını ya da kırılganlığını bir kalkan yapabilir. Sorun, kadınların kolektif öfkesinin histeriye ve tek tek karakterlerin bu karikatürize temsile indirgenmesi. Böyle olunca bu öfkeyi doğuran o devasa epistemik şiddet görünmez kılınıyor.

Mitoloji bu susturma hikâyeleriyle dolu. Filomela’nın hikâyesini hatırlayalım. Kral Tereus, karısı Prokne’nin kız kardeşi Filomela’ya tecavüz eder. Filomela’nın bunu sağda solda anlatmasını engellemek için de dilini keser. Ama Filomela hikâyesini bir kumaşa işler ve kız kardeşine ulaştırır. Sesi elinden alınsa da, başına gelenleri yine de anlatmanın yaratıcı bir yolunu bulur. Dili kesilen, susturulan kadın mitlerde ve hikâyelerde yeniden yeniden karşımıza çıkar. Bazen başına geleni anlatamasın diye vahşice susturulur, bazen sevdiğine ulaşabilmek, başka bir dünyaya kabul edilmek için kendi rızasıyla sesinden vazgeçer. Hans Christian Andersen’in deniz kızında da böyle bir hikâye vardır mesela. Küçük deniz kızı, insan dünyasına çıkıp prense yaklaşabilmek ve bir ruha kavuşabilmek için deniz cadısıyla anlaşır. Ona sesini verir, karşılığında yeni bacakları olur. Ama küçük deniz kızının artık sesi yoktur ya, kendisini anlatamaz; prense onu denizde bulup kurtaranın kendisi olduğunu söyleyemez. Sonunda denize köpük olarak karışır. Çocukken okuduğumuz bu hikâyede, bir kadının sevilebilmek için kendi sesini feda etmesi bize ne kadar doğal görünüyordu değil mi?

Ve gelelim ikinci teşekkür borcuma... Anne Carson’a Nox için de bir teşekkürüm var.

Babamı kaybettiğimde, acımı yok edecek bir kitap bulurum umuduyla ne bulursam okuyordum. Sonra yazmaya çalışıyordum; boş bir Word sayfası açıyor, tek kelime yazamıyordum. Bunu T24’te yayımlanan babama mektubumda da anlatmıştım. Nox’u o günlerde edindim. Carson, abisinin vefatının ardından tuttuğu notları, fotoğrafları ve mektupları kutudan çıkan, akordeon gibi uzayan deneysel bir kitapta bir araya getirmişti. Fotoğraflar, mektuplar, Catullus’un şiiri ve sözcüklerin anlamları arka arkaya yazıyordu; çünkü böyle bir acıyı anlatmanın yolu düz yazı değildi Carson’a göre. Gillian Sze’nin yayımlanan bir makalesi, kitabın kıvrımlı yapısının okuma çizgisini bozduğunu ve okuru metni fiziksel olarak hissetmeye, açıp elinde takip etmeye çağırdığını söyler. Kaybınız, sayfalarda dolanırken, o akordeonu açıp kapatırken okuma deneyiminin, hatta tutulan yasın fiziksel bir parçası haline gelir.

Bize çığlığımızın ardındaki tarihi gösterdiği ve acımızı kelimelere dökemediğimizde o boş Word sayfasını ellerimizle tutabileceğimiz somut bir yasa dönüştürdüğü için; evet, Anne Carson’a iki büyük teşekkür borcum var.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler