Yeni seçimler yaklaştıkça seçim sistemi tartışmaları da arttı.
Geçen haftaki yazımda (T24, 16 Eylül) normal seçimlere 1 yıl ve daha az kalan sürede TBMM’nin erken seçim (seçimlerin yenilenmesi) kararı alması halinde, normalde son döneminde bulunan mevcut cumhurbaşkanının (CB) yeniden aday olmasının Anayasaya uygun olmayacağı görüşünü ileri dürmüştüm.
Gerekçem ise şu:
Seçimlerin yenilenmesi halinde ikinci döneminde bulunan cumhurbaşkanına bir dönem daha adaylık hakkı tanınmasının mantığı, seçilmiş CB’nin daha 2. Döneminin başında Meclisin erken seçime giderek, mevcut CB’nin iki dönem seçilme hakkına darbe yapmasına engel olmak.
Yani CB’nin iki dönem hakkını korumak.
Mevcut CB’ye her durumda bonus olarak bir 3. dönem vermek değil.
Çünkü Anayasa'nın bu konudaki asli ve genel kuralı, bir kişinin iki dönemden fazla CB görevi yapamaması. İstisna ise hukukta dar yorumlanır.
Aksi durum bence Anayasa'yı dolanmak anlamına gelir.
Genel seçimlere yani milletvekilliği seçimlerine gelirsek, aslında bence mevcut Anayasa'nın en büyük eksiklerinden biri seçim sistemini düzenlememesi.
Seçim sistemi o kadar önemli ki katılımcı ve temsili demokrasinin belki de bu en önemli konusu anayasal seviyede güvenceye alınmayıp sıradan kanunla düzenlenmesi yeterli olunca, olası manipülasyonlara ve kötüye kullanmalara da son derece açık hale geliyor.
Anayasa bu konuda net belirleme yapmayınca da seçim kanunlarının AYM tarafından denetlenmesi pratikte mümkün olmuyor.
Temsilde adalet nasıl sağlanacak?
Bilindiği üzere mevcut Anayasa, seçim sisteminin belirlenmesi hususunu kendisi düzenlemeyip kanuna bırakmış. Bu konuda çıkarılacak kanunlar için Anayasa’nın esasa ilişkin öngördüğü tek kural ise seçim sisteminin “temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkesini” gözetmesi gerektiği (m.67).
Bu ilkenin ise fazla genel ve teorik olması bir yana, “temsilde adalet” kavramı ile “yönetimde istikrar” kavramlarının birbirlerine zıt kavramlar olması nedeniyle, hangisine öncelik verileceğinin belli olmaması çok büyük bir sorun.
Bu nedenle de sonuçta basit kanun yapma çoğunluğuna erişmiş yasa koyucunun güncel siyasi önceliklerine göre belirlediği tercihine hukuksal bir sınır ve ölçü getirmek çok zor.
Diğer bir anlatımla, Anayasa'nın seçim sistemi hakkında koyduğu bu tek kriter de aslında içi son derece “boş” (hoş ve boş!) bir laftan öteye gidememektedir.
AYM ise önüne gelen seçim kanununda bu iki zıt kavram arasında kendi tercihini ön plana çıkaran bir esas denetimi yapmaya çalıştığında, ister istemez kendi siyasi tercihlerini yansıtan “yerindelik denetimi” eleştirileri ile karşı karşıya kalacaktır.
Oysa ülkemiz gibi demokratik kurum ve ilkelerin henüz tam yerleşmediği ülkelerde katılımcı ve demokratik temsili demokrasi için son derece önemli bir konu olan seçim sistemi konusunun, gündelik oportünist tercihlerin baskın çıkabileceği basit kanun yapma çoğunluğuna bırakılmayıp, anayasal seviyede net ve doğru kurallara bağlanması daha uygun olurdu.
Nitekim seçim sistemi çok uzun yıllardır siyasi iktidarlar tarafından basit kanun yapma çoğunluğu ile düzenlenmiş olup, seçim sistemini ve kurallarını düzenleyen kanunlarda hemen hiç olumlu yönde gelişmelere rastlanmayıp; sürekli bir gerilemeye tanık olunmaktadır.
Mevcut seçim sisteminin temel defoları
Bu bağlamda seçim kanunlarındaki değişikliklerde ötedenberi iki ana özellik dikkati çekmektedir:
İlki, genellikle halkın serbest iradesini yani “temsilde adalet” ilkesini “yönetimde istikrar” ilkesine kurban eden ve mevcut iktidarlara güncel olarak ve kısa vadede avantaj sağlayan yaklaşım sergilenmesidir.
Örneğin miletvekili çıkarabilmek için yüksek ulusal oy barajı (önce %10 sonra %7 gibi) konulması; seçim ittifaklarının konjonktüre göre zorlaştırılması veya kolaylaştırılması; seçim bölgeleri ile sürekli oynanması; siyasi partilere mali yardımın kısıtlanması gibi.
Seçim kanunlarındaki ikinci vazgeçilmez özellik ise siyasi partilerin milletvekili adaylarını belirlemede çoğulculuğu ve demokratik katılımcılığı sürekli dışlayarak, siyasi parti liderlerinin ve parti üst yönetimlerinin yetkilerinin sürekli biçimde artırılması eğilimidir.
Bunun sonucunda da tüm siyasi partiler aslında otoriter hatta otokrat biçimde yönetilmekte ve karar mekanizmalarında çoğulculuk ve demokratik katılım pratikte mumla aranmaktadır.
Bu olgunun iki önemli uygulaması bulunmaktadır:
İlki, milletvekili aday belirlemede yasal olarak “ön seçim”in mutlak kural olmasından hep kaçınılmasıdır.
Ön seçim veya gerçek katılımcı eğilim yoklaması ya kısmi biçimde ve adayların sadece bir kısmı için göstermelik uygulanmakta; ya da hiç uygulanmamaktadır.
Oysa bu konuda sadece salt delegelerle sınırlı okmayan ve tüm parti üyelerine açık bir demokratik ön seçimle aday belirlemenin yasal zorunlu kural olması demokratik katılım açısından çok şeyi değiştirebilecektir.
İkincisi ve daha da önemlisi, seçim bölgelerinin kademeli olarak hep daha da büyütülmesi eğilimidir.
Özal döneminde seçim bölgeleri oldukça küçük iken (genellikle 3-5 milletvekili ile sınırlı), günümüzde büyük kentlerde seçim bölgeleri kasten çok büyütülmüştür.
Örneğin mevcut seçim kanununa göre halen İstanbul ili toplam 96 milletvekili çıkarmakta olup, sadece 3 seçim bölgesine ayrılmıştır.
Bunun sonucunda son genel seçimlerde İstanbul 1. Bölge 35; 2. Bölge 27, 3. Bölge 36 milletvekili çıkarmıştır.
Yine seçim kanununa göre ülkemizde (barajlı) d’Hont sistemi uygulandığı için, örneğin İstanbul 3. Bölgeden oy verecek bir seçmen, sadece 1 oy verebildiğine göre, oy verecği siyasi partinin o bölgeden gösterdiği tam 36 milletvekili adayından hangisine oy vermiş olacaktır?
Örneğin oy vereceği siyasi partinin o bölgeden gösterdiği 36 milletvekili adayının bazılarını beğeniyor ama bazılarını hiç beğenmiyorsa, verdiği 1 oy kime verilmiş olacaktır?
Bu durumda pratikte aslında oy vereceği partinin gösterdiği aday sırası önemli olacaktır.
Örneğin o partinin alacağı oy oranına göre değişmekle birlikte, son sıralardaki adayların muhtemelen hiç seçilme şansı olmayacak; ama ilk sıralarda aday gösterilenlerin ise seçilme şansı %100 olabilecektir.
Örneğin seçimlerde ülke barajı sorunu olmayan ilk 4-5 partiden birinin İstanbul 3. Bölge adayı olarak ilk 5 sırada aday gösterilmişseniz, zaten seçilme şansınız %1500 olduğundan, yan gelip yatmanız yeterli olup, hiçbir masraf da yapmanıza da gerek yoktur.
Genel merkezle arayı iyi tutup; parti yönetimi ne isterse ona göre el kaldırıp indirip; parti yönetimini rahatsız edecek hiçbir açıklama ve sosyal medya paylaşımı da yapmazsanız; dünyanın en rahat ve en kazançlı işlerinden birini yapmaya devam edebilirsiniz.
Zaten seçilme garantiniz olduğu için, seçmenle uğraşmanıza, seçim bölgeniz için çalışıp didinmenize de hiç ihtiyacınız yoktur. Seçmenden hiç kimsenin sizi tanımaması hatta o bölgeye hiç adımınızı atmamanız da önemli değildir.
Küçük seçim bölgeleri neden gerekli?
Şimdi soru şu:
Büyük kentlerin bu 20-30 milletvekili çıkaran seçim bölgelerinin birinden, örneğin seçimi garanti ilk 5 sıradan aday gösterilen bir milletvekili adayını, bu seçim sistemine göre, seçim sonucunda gerçekte kim milletvekili seçmiş oluyor?
Halk mı?
Yoksa o partinin adaylarını bizzat kendisi belirleyen parti genel başkanı mı?
Özellikle büyük kentler açısından bu sistemde halk gerçekten kendi temsilcilerini seçebilmiş oluyor mu?
Böyle bir seçim sistemi demokratik sayılabilir mi?
Geçmişte kendi şoförünü, sekreterini, hatta sevgilisini (evet maalesef yanlış duymadınız!) bu şekilde büyük kentlerden ilk sıralarda aday gösterip milletvekili seçtiren genel başkanlar görmedik mi?
O partinin içinden asgari basiret sahibi bir kişi bile çıkıp, “Yahu ayıp değil mi bu! Sevgilisinin gönlünü hoş tutmak istiyorsan, kendi cebinden ev al, araba al! Niye halkın cebinden yapılacak harcamalarla sevgiline ömür boyu milletvekili avantajları sunuyorsun?” diyemedi mi?
Allahtan adamın eşi ve ailesi rest çekince genel başkanlıktan ayrıldı, ama sevgilisinin halkın cebinden “beleş” milletvekilliği hakları ömür boyu devam ediyor.
Büyük seçim çevresinin en büyük sorunu, sadece demokratik katılıma engel olması değil, aynı zamanda bu tarzdaki kötüye kullanmaları da mümkün kılıyor olması.
Oysa çok daha küçük seçim bölgeleri olsa, örneğin bir seçim bölgesinden sadece 2 veya 3 milletvekili seçilebilse ve seçim bölgeleri her bir seçim çevresi için buna göre küçültülse, ister istemez ve mecburiyetten büyük partiler bile mutlaka halkın oy vereceği ve halkın güven duyacağı adayları göstermek zorunda kalacaklar.
Aksi halde en güçlü parti bile milletvekili çıkaramayabilir.
Buna ilaveten, örneğin 3 milletvekili çıkaran bir seçim bölgesinde en güçlü iki partinin birer milletvekili çıkarması büyük olasılık olabilir; ama 3. milletvekilini kimin alacağı kurtlar sofrasında belli olur! Böylece bir fazla oyun bile önemi çok büyük olabilir.
O halde az milletvekili (en fazla 3) çıkan küçük seçim bölgeleri hem demokratik katılım açısından çok daha doğrudur.
Hem de parti liderlerinin “sulta”sını frenleyecek doğal bir önlem niteliği taşır.
Sonuçta, kanaatimce seçim sisteminin bizzat Anayasa ile belirlenip; Anayasaya, seçim bölgelerinin üç milletvekilinden daha büyük belirlenemeyeceğine ve ayrıca adaylıkta ön seçimin zorunlu olduğuna dair hüküm konulması demokratik katılıma ilişkin çoğu sorunumuzu kendiliğinden çözecektir.
Bu bağlamda ABD, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde uygulanan “dar bölge” sistemi daha da uygun görünmekle birlikte, en azından ve hiç olmazsa 3 milletvekili ile sınırlı küçük seçim bölgelerine geçmek ülkemiz açısından pratikteki en önemli ve acil demokratik katılım çözümü olarak görünmektedir.
Aksi halde daha çok sevgililer, sekreterler ve kırılamayan eş-dost-akraba bizim kesemizden “beleş” milletvekili yapılır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


