Bordeaux Üniversitesinde master dersinde Anayasa hocamız Profesör Lavroff o zamanlar Fransa’nın en itibarlı Anayasa hocalarındandı ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Başbakan Alain Juppé’nin de danışmanıydı (Sene 1993-94).
Derste şöyle bir soru sormuştu:
Bir ülkenin siyasi rejimine “demokrasi” diyebilmemiz için en önemli kriter nedir?
Bazıları serbest seçimlerin olması dedi.
Bazılar kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti olması filan dedi.
Bazıları sivil toplumun güçlü olması dedi.
Hoca, bunlar demokrasi için önemli tabii dedi.
Ama en önemlisi nedir biliyor musunuz?
“Alternance” dedi.
“İktidarın değişebilirliği” anlamında.
Yani o ülkede iktidarın el değişmesinin sadece teoride değil pratikte de mümkün olması.
Muhalefetin iktidara gelebilmesi için gerçekçi bir şansının olması.
Muhalefetin iktidara gelmede fırsat eşitliğine sahip olması.
Aynı partinin çok uzun süre iktidarda kalmaması ve siyasi değişim olabilmesi.
İktidara gelmesi mümkün olan kurumsal bir muhalefet bulunması.
Muhalefetin önüne iktidara gelebilmesini fiilen olanaksız kılan yapay hukuksal, siyasi, mali veya idari engeller konulmaması.
Hatta hoca, Fransa’nın ancak 1981 yılında gerçek anlamda demokrasi olabildiğini, çünkü 1946’dan bu yana iktidarda olan merkez sağ partinin yerine ilk defa 1981 yılında Mitterand ile solun iktidara gelerek gerçek siyasi değişim yaşandığını söylemişti.
Bu noktada ayrıca işaret etmek gerekir ki aynı liderin veya siyasi partinin uzun süre iktidarda kalması mutlaka o ülkede “alternance” bulunmadığı ve demokrasi olmadığı anlamına gelmez.
Önemli olan, herhangi bir yapay engel bulunmadan muhalefetin de en az iktidar kadar yeni seçimlerde iktidara gelmesinin pekala mümkün olması.
Yani fırsat eşitliği.
Ya muhalefetin siyasi beceriksizliği nedeniyle ya da iktidar partisinin gerçekten başarılı olması nedeniyle fiilen siyasi değişimin olmamış olması tabii ki demokrasiye engel değil.
Örneğin Almanya’da Merkel’in, İngiltere’de geçmişte Thatcher’in uzun süre iktidarda kalması gibi.
Türkiye’ye gelirsek, Prof. Lavroff’un kriterine göre, çok partili sisteme geçilen 1946 yılından sonra (darbesel ara rejimler dışında) aynı siyasi parti veya takipçisi ve devamı siyasi oluşumlar dışında, Türkiye’nin ilk defa 1974 yılında Ecevit’in iktidara gelmesiyle demokrasiye geçtiğini söyleyebiliriz.
Her ne kadar Sol tek başına iktidara gelemeyip muhafazakar Sağ bir parti ile koalisyon yapsa da, gerçek bir siyasi değişim (alternance) yaşandığı söylenebilir bence.
Sonrasında da yine birkaç kez alternance yaşandı.
Özal ve Demirel iktidarları önceki uzun merkez sağ iktidarının devamı sayılsa bile, Erbakan, yeni Ecevit ve Erdoğan iktidarları tekrar alternance sayılabilir.
2023 yılındaki son seçimlere kadar da durum farklı değildi bence.
Erdoğan’ın çok uzun süre iktidarda kalması muhalafetin iktidara gelmede fırsat eşitliğine sahip olmaması nedeniyle ya da özellikle son 10 yılda iktidarın çok başarılı olmasından değil, tamamen muhalefetin beceriksizliği sebebine dayanıyordu.
Nitekim herkes biliyor ki son seçimde muhalefet bloğu Cumhurbaşkanı adayı olarak Mansur Yavaş’ı aday gösterseydi seçilmesi yüzde 99 bile değil yüzde 100’dü.
Demek ki 2023’e kadar alternance mevcuttu ve rejim demokrasi olarak nitelenebilirdi.
Alternance halen mevcut mu?
Ne var ki son seçimler yani 2023 sonrasında bu konudan o kadar emin olmamamız gerektiğine dair ciddi kanıtlar ortaya çıktı.
20 yıldır çeşitli badireler de atlatarak, iktidarını sürdürmeyi başaran mevcut Cumhurbaşkanının, dünyadaki her siyasetçinin seçimlerde kendisine rakip olmasını hayal edeceği ve kaybettiği on dört seçim ile muhtemelen sadece Türk siyasi tarihinin değil dünya siyasi tarihinin bile en başarısız ana muhalefet liderine karşı dahi 2. Turda zar zor kazanabildiği seçim bu konudaki paradigmayı sarstı gibi.
Muhalefete alternance yani fırsat eşitliği tanınmaya devam edilirse iktidarın artık bir sonraki seçimde değişmesinin mutlak ve kaçınılmaz olacağı net biçimde ortaya çıkınca, sanırım B Planı devreye koyuldu.
Bu B Planı da aslında son derece tanıdık.
Rusya ve Orta Asya’da uzunca süredir uygulanan malum model.
İktidara karşı kurumsal muhalefetin çeşitli yapay yollarla engellendiği ve iktidara gelme şansı olabilecek güçlü muhalif aktörlerin gerekirse hapse bile atılarak adaylıklarının fiilen engellendiği ve sonucu baştan belli ve salt birkaç “tavşan” rakiple yapılan göstermelik seçimlerle mevcut iktidarın (gerekirse babadan oğula geçerek) sonsuza kadar devam etmesi.
Adına şeklen bile demokrasi denmesi mümkün olmayan bir model.
Tabii ki alternance filan da hak getire.
Bu noktada anılan Rus-Orta Asya modelinin Türkiye’den temel farkı, bu ülkelerde zaten daha öncesinde hiçbir zaman gerçek demokrasinin yani “alternance”ın deneyimlenmemiş olması.
Dolayısıyla demokrasinin o lezzetli tadını alabilmiş ve o tada alışmış bir sivil toplum ortada yok.
Ülkemizin ise en büyük şansı belki de hangi siyasi yelpazede olursa olsun tüm toplumun bu demokrasi tadını deneyimlemiş olması.
Dolayısıyla her ne kadar siyasi rakiplerin hapse atılması, kurumsal ana muhalefetin yapay yollarla zayıflatılmaya, sindirilmeye hatta yok edilmeye çalışılması gibi son zamanlardaki bazı uygulamalar fena biçimde bu Rus-Orta Asya modelini çağrıştırsa da Ülkemizde henüz alternance için bir şans var gibi.
Hatta (eğer varsa) Derin Devlet bile demokrasi ve muasır medeniyet rayından bu kadar büyük bir sapmaya ve kayaya çarpmaya müsaade etmeyecektir diye düşünüyorum.
Dahası, bu tür anti-demokratik uygulamalara bilerek veya bilmeyerek alet olan veya alet edilen idari ve adli sorumluların bile bir noktada ya da son kertede demokrasi yani “alternance” yönünde tavır alacağını ümit ediyorum.
Eğer kendi çocuklarını, torunlarını ve gelecek kuşakları biraz olsun düşünüyorlarsa.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


