Bu yaz sıcaklarında her türlü atmosferde nefes almaya çalışıyoruz. Hepimiz bütün canlılar gibi soluyoruz, nefes alıyoruz ve veriyoruz. Ve bu nefesin bittiği yerde ölüm bize geliyor ve kapımızı çalıyor. “Son nefesini aldı” cümlesi işte bu anı anlatan bir cümle olarak duruyor. Hayatımızı bekleyen nefesimiz bir bakıma nöbet tutmakta yaşamlarımızda. Peki aspirasyon olarak var olan bu kelime başka anlamlara da gelmekte değil mi? Bir istekte bulunma demek aynı zamanda; can atma, can ve hayat arasındaki yakınlık burada bir kez daha kendisini göstermekte. “Can atma” demek isteme, bir şeyi almak için can atma demek. Can nasıl atılır? Fırlatılır mı? Can atma bir metafor bir yandan da. Tutku ile aynı anlama gelen bir tabir olarak biliyoruz. Soluma da nefes hareketlerine bağlı.
Ama toplumsal alandaki anlamına bakarsak “nedir bizi can atmaya iten?” sorusunu sorabiliriz. Nedir? Toplumsal alanda kendi çıkarlarımız için olmasa bile rasyonel olmayan bir şekilde bize sunulanlara karşı isteğimiz nereden gelmekte? Bize havuç sunduklarında sopa beklemekten mi korkuyoruz? Tam olarak değil. Evet, bu olabilir; ama tam da öyle değil sanki. Biz de bile isteye bazı şeyleri çıkarlarımızı bile düşünmeden kabul ediyoruz. Neden kabul ediyoruz? Nereden geliyor bu istek ve boyun eğme duygusu? Neden bize verilenleri hemen kabul edebiliyoruz ve dahasını istemek istemiyoruz; hatta aklımıza gelse bile vaz geçiyoruz. Bize verilen hediye gibi her şeyi kabul etmek gücünü nereden buluyoruz?
Toplum böyle bir yer sanırım. Belki de toplumun kendisi bu demek. Yan yana gelenlerin birbirlerine benzeyerek hareket ettikleri coğrafi alanda yerleşme ve duyguları paylaşma yeri olarak bir kavram ortaya atılmış: Toplum. Sanki herkes birbirine benzesin diye yapılmış. Taklit alanı olarak toplum 19.yüzyıl sonunda ileri sürüldü zaten.
Ve bu toplum içinde kavramsal kişilikler ortaya konuldu. Uyurgezerler, uykucular, çalışkanlar, çekingenler, akıllılar, bilgeler, yaratıcılar, heyecanlılar, isyankârlar, aydınlar, hilekarlar vb. Bunların bazıları Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalının içinden geçen kişiliklerin olduğu hikâyede sanki toplumu ortaya koymakta. O zaman toplum da bir hikâye gibi midir? Olmayan bir gerçeği bir hikâye anlatıcısı bir gün yazmış ve sunmuş mudur? Ve onca savaş ve onca kin ve düşmanlık bu hikâyenin parçası olarak mı gerçek haline sokulmuştur?
Olmayan bir gerçek midir birbirine benzeyenlerin ortak duyguları ve ritüelleri? Yoksa gerçekten mi vardır? Ve o zaman da yan yana gelenler sert bir şekilde kendilerine benzeyenler ile birlikte olmayı mı arzulamışlardır ve benzemeyenleri de başkası veya yabancı (Xenos) olarak kabul etmişlerdir? Eğer öyleyse, toplum 19.yüzyılda var olan bir bilim dalı olmaktan uzak kalmakta mıdır? Eski Yunan toplumu da böyle kurmaktaydı bizden olanlar ve barbarlar ikili karşıtlığını. Bu da Batı toplumlarının bir modeli olarak mı bugüne kadar gelmiştir?
Bugün toplum olarak adlandırdığımız alanda beyi beğenmekte ve neye benzemeye çalışmaktayız öyleyse? Eski Yunan’dan da, Orta çağ Avrupa’sından da, modern şehirlerin kültüründen de uzaklaşmaya başladık. Başka bir teknoloji ve başka bir yaşam biçimi kurmaya doğru gitmekteyiz ve çok hızlı gelişiyor. Eski zamanlarda uzun yıllar ve hatta asırlar boyu değişmeyen şeyler bugün o kadar hızlı bir değişime uğramakta ki bir insanın yaşam süresince birden fazla epistemolojik değişim yaşayabiliyor. Ve çok farklı etkilerden duygu ve etki alabiliyoruz. Bir hayat sanki birden fazlaymış gibi yaşanmakta.
İyi hayat mı bu? Hayır bu hız insanın sağlıklı olarak yaşamasına müsaade etmiyor. İş dünyası bunun en büyük göstergelerinden birisi olarak çıkıyor karşımıza. Her şey hıza bağlı; az uyku ve çok çalışma bekliyor bizlerden. IBM çalışan çocuklarının halini çok kez okuduk ve yazdık. Nerdeyse uyumadan bilgisayar oyunlarına takılan çocukların yaratıcılığından faydalanan bir şirket kapitalizmi yaşamaktayız hala. Bu pek değişmiş değil. Ama onları 16 yaş gibi ancak çocukluktan gençliğe geçen bir yaşta emekli eden bir sisteme ne demeli?
Bizi etkileyen bir zamanlar sanat eserleri vardı. Tiyatro en başta ve daha sonra 20.yüzyılda sinema filmlerini takip etmeye başladığımızda, eserler bizleri etkilemekteydi. Kıyafetlerimiz, davranış biçimlerimiz, sigarayı parmaklar arasında tutma biçimlerimiz, tarzlarımız, konuşma tarzımız hepsi bir taklit unsuru gibi işlemekteydi.
Bugün ise nereye bakmaya başlayacağız. Makinalara mı? Onlara mı benzemek durumunda kalacağız. Bundan elli küsur sene evvel zaten “hepimiz birer makinayız, arzulanan ve arzulayan makinalarız” demişlerdi. Bugün metafordan geçmeyen bir makine dönemindeyiz. Hatta Philippe K. Dick’in (bilim-kurgu romanlarında (Android’ler Elektirikli Koyun Düşler mi? - Ridley Scott’un Blade Runner filmi) duyguları olan kopya replikanlar, makinalar (cyberpunk) artı var olmaya mı başlayacak?
"Blade Runner" filminden bir kare
Unutulmaz bilim kurgu filmlerinden birisinde T.İ.M (Teknolojik olarak entegre olmuş hizmetçi erkek) hizmetçi olarak eve gelen robotun yapay zekâ geliştiren mühendis olan evin kadınına (Aby’e) âşık olması ve kadını kocasından kıskanmaya başlaması sürecinde cinayete kadar gidecek olan bir kara film gerçek olacak mı? Robotlara duygu verilebilecek mi? Onların da bir bilinci ve ruhu olabilecek mi? Bu insan robot bileşkesine giden silikon dünyası karbona olan ihtiyaçları başka bir boyuta mı taşıyacak? Sorular, sorular. Cevap verebilmek için erken daha.
Ama biz soluk alıyoruz; robotlar ise soluk almıyorlar daha. Kendilerinden türeyen ve gelen istekleri, arzuları daha yapılmadı. O zaman her şeye rağmen isteklerimiz bazen demokrasiye bazen ise totalitarizme doğru dönsün insan olmaya devam mı etmekteyiz? Yoksa?
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


