“Üsluba göre, form eserin parçası olur. Ritim var olan duyguların oranlarına göre eseri ortaya koymaya başlar.”
Stendhal, Filosofia Novia, 1802-1803
Sosyoloji toplum olarak işleyen bir dal olmasına rağmen, toplumun içinde yaşayan değişik kültürlere, duygulara, inançlara sahip insanlar heterojen bir şekilde yaşamaktalar diye düşünebiliriz. Ama öyle midir? Toplum bir bütün olarak düşünülmekte. Ona bir karakter verilmekte ve ona göre analiz edilmekte. Ancak, bu bakış sınıfların değişik zenginlikleri arasında farklar olduğunu bize hatırlatmaktan öteye geçemiyor. Sınıf fraksiyonları da biraz daha çeşitlendirmekte onu. Ama tam da öyle mi? Bir toplumun karakteri var mıdır? İlginç olabilir. Toplum diye adlandırılanın içinde yaşayan insanlara da halk adı verilmekte. O da farklı kültürlere, inançlara ve hatta siyasi görüşlere sahip olarak yapılanmakta. Tam olarak homojen olduğunu varsayamayacağız.
O halde nasıl bir yöntemle anketler yapılmakta? Bazıları siyasi anketler bazıları ise ekonomik ve ticari anketler. Kim hangi siyasi partiye oy verecek? Kim ne kadar tüketmekte? Ne sevmekte? Neye daha meyilli durmakta? Veya hangi siyasi görüşe sahip olmaktadır? Bunların birçoğu için kantitatif anketler denilmekte. Bazı anketler ise kalitatif olarak yapılmaktalar. Söylem analizleri ise daha çok enformatiğe bağlı olarak düzenlenmekteler.
Halk ne sever? Halk ne ister? Bunu siyasi analizlerde de çok gördük. Halkın isteklerinin sabit olmadığını ve zamanlardaki siyasi eğilimlerin değişmesine göre değişim yaşadığını gören analizler, bazen demokratik bezen ise totaliter rejimlere eğilimli olduğunu gösterdiler. Tam da öyle mi? Alman halkının Hitler'i ve Nazizmi arzuladığını ileri sürenler az değil. Benzer karakteri İtalyan toplumu için de söylediler. İtalyan halkı Mussolini gibi karizmatik bir lideri arzuladı. İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi gibi. Diğer tarafta ise Rus halkının çok sevdiği başka bir totaliter rejimde Stalin vardı. Halk onu seviyordu ve ölümünde tıpkı Çin’de Mao’nun ölümünde olduğu gibi ağlandı. Halk üzüldü ve bunu göz yaşlarıyla ispat etti.
Bu veriler halkın arzularının değişik dönemlerde farklılıklar göstermekte olduğunu bize açıklayan toplum analizleri olarak literatürde yer almakta. Acaba toplumun içinde bir halk yaşamakta mıdır? Öyle midir? 19. yüzyılın sonunda bir sosyolog olarak adı geçen Fransız Gabriel Tarde başka türlü düşünmekteydi ve ileri sürdüğü toplum anlayışı oldukça sıra dışı ve oldukça ilginçti. Ona göre, toplumun içinde halk olarak yaşayan insanlar değil, ama bir bireyin etrafında, onu kat eden toplumlar var olmaktadırlar. Yani birimizin etrafını sarmalayan birden çok halklar ve toplumlar bizi kat etmektedirler. Halk arzusu olan bir bütünlük olmaktan uzak bir şekilde ele alınmakta burada. Bir kişi birden çok kültürün ve toplumun içinden geçmekteyken onlar da bireyi kat etmektedirler: Bu ilginç değil midir?
Bu bireyin o halde, bir karakteri mi vardır? Tarde’a göre mesela bir uyurgezer vardır toplumlarda. O diğerlerini taklit etmekteyken hareket etmekte, düşünmekte, eyleme geçmektedir. Kolektif bir hipnozun içinde yaşarmış gibi davranmaktadır. Hipnoza uğramış bir kişi gibi hipnotik bir şekilde düşündüğünde siyasi görüşleri ve ideolojik bakışı da, hayatı algılama biçimi de benzer bir şekilde hipnozun etkisinde kalarak hayatını süründürmektedir. Sürünerek yaşamaktadır. Sosyal bağlarını bu duruma göre kurmaktadır. Onu idare etme biçimi de hipnotizma etkisi gibi işlemektedir. Halkın içinde kalabalıklar olarak görülen insanların hayal gücüne hitap eden bir siyasi yönetim biçimi mevcut olur. Etkiler ve duygularını ve yaşamının ayrıntılarına dokunur. Ekonomik olarak destek olur. Yardımcı görevini istekli bir şekilde üstlenir. Ve bu şekilde siyasi olarak yönetimi sürdürmeyi başarır. Tutkulu bir şekilde kendisine bağlar ve insanlar da bağlanırlar. Çıkarları bu bağlarda görmeyi sağlayacak bir yönetim biçimi ortaya konulmuştur.
Bireylerin yan yana gelmesinden itibaren, sosyal bağlar kurulmaya başlar ve böylece var olarak kabul edilen halkın bir “iç ritmi” oluşur. Bu ritmin bir temposu vardır. Zaman ve zamanın akışının melodik bir hızı bu tempoyu belirlemektedir. Hız ve yavaşlık ilişkilerinde tempo oluşur. Bazen hayatı hızlandırır, bazen ise yavaşlatır. Anın iklimine göre tempo kendisini belirgin kılar. Buna psikolojik hız adı verilebilir. Bu değişimi belirleyen bir hız veya yavaşlama etkisini ortaya koymaktadır. Duyguların ritmi ve arzuların şiddeti burada melodik bir şekilde değişime uğrayabilir. Halkın karakteri bir bireyin karakteri gibi değişkendir. Ve, temponun gidişatı onun duygularını ve tutkularını belirlemeye başlar. İç ritmin temposu değişmeye başlayınca halk başka bir tempoya girmeye başlar. Bu durum arzuları tetikleyebilir. İki boyutlu veya tek sesli işleyen temponun üç boyutlu veya çok sesli bir hale girmesi demek yeni bir döneme girilmesi demektir. Bir boyutun veya melodik sesin perspektif değişikliği dönüşümü beraberinde getirir. Tutkuların ritmi de buna göre farklılık arz etmeye yönelir. Duyguların içinde oluşan çalkantı ve sarsıntı başka duygulara doğru dönmeye başladığında bir değişim ortaya çıkar. İç ritmin temposunun değişmesiyle birlikte dışarıya doğru sarkan bir görüş ve yaşama arzusu farkı ortaya çıkmaya başladığında bir mutasyon ortaya konulmuştur. Değişimi iç ritmin dışa yansıması değiştirmektedir. Hız değişir, yavaşlık ve hızlılık arasındaki mesafe azalır ve bunların birbirleri içine girmeye başladığı görünür kılınır.
Halkın bir iç ritmi vardır. Eseri orada dışavurulup, belirginleşir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


