Hem ülkemiz hem de dünya son derece tuhaf zamanlardan geçiyor ve bu geçiş süreci içerisinde tuhaflıklar silsilesi ile hayatlarımız alt üst oluyor. Bugün gündelik olanın yarattığı etkilerin göz ardı ediliyor olması üzerinden bir şeyleri paylaşmak istiyorum. Çünkü içinde yaşadığımız şehirlerin kötü yönetiliyor olması nedeniyle giderek içinden çıkılmaz sorunlar yumağı ile yaşamak zorunda bırakılıyoruz. İşin asıl can sıkıcı kısmı ise ülkenin genel yönetiminde iktidar ile muhalefet arasında yaşanan çekişmenin, yerel yönetimler üzerinden hemen her fırsatta devam ediyor olması olduğu kadar bu yaşananların gündelik olan üzerindeki etkisinin de daha fazla hissediliyor olmasıdır.
Son yirmi dört yıldır iktidarda olan bir partinin özellikle belediye başkanları ve milletvekillerini transfer etmek suretiyle yola devam etme kararlılığı dikkat çekicidir. Öte yandan iktidara aday olduğunu iddia eden buna karşın kafa karışıklığını bir türlü üzerinden atamayan muhalefet partisinin önce kendi içinde yaşadığı travmatik gelişmeler ardından bölünme ve yola başka bir parti ile buna karşın aynı isimlerle devam etme girişimi de bir o kadar şaşkınlık vericidir. Umudu, umutsuzluğu veyahut tüm yaşamakta olduklarımızı bir tarafa koyarak yerel yönetimler açısından şehirlerimizin her geçen yıl biraz daha betona gömülmeye devam ettiğini ve çevresel sorunlardan başlayarak durumun giderek daha fazla sorunlara gebe olduğunu söylemek durumundayız.
Depremle yaşama gerçeğini hala kabullenmiş ve buna uygun bir şehirleşme planını hayata geçirebilmiş değiliz. Siz bakmayın kentsel dönüşüm adı altında gerçekleşen rantsal dönüşüm süreçlerine, yaşananlar sonrasında bina bazında dönüşüm gerçekleşirken kentlerin gerçek anlamda nefes alabilmesini sağlayacak düzenlemeler hala oluşturulabilmiş değil. Havayı, suyu, yeşili ve diğer bütün canlıları korumaya dönük adımlar atmaktan ısrarla imtina ediyoruz. Gördüğümüz her yeri en kısa zamanda betona boğmak suretiyle doğaya ve geleceğimize zarar vermeyi sürdürüyoruz. İşte tam bu noktada yerel yönetimler ve rant tartışması çok daha manidar hale dönüşmeye başlıyor. Önümüzdeki yıllar için yerel yönetim tartışmasını da yeniden gündeme almak zorundayız çünkü bu sistem bu haliyle gitmiyor! Veyahut başka bir şekilde dile getirmemiz gerekirse bu sistem ile ülkenin hem geçmişi hem de geleceği tehlike altına giriyor.
Bu yazıda içinde yaşadığım kent olan İzmir örneği üzerinden derdimi anlatmaya çalışacağım. Bilindiği gibi İzmir kenti son yirmi yedi yıldır kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen anlayış tarafından yönetiliyor. Sağ ve sol tartışmalarına girmeye gerek görmüyorum çünkü pek çok kişinin klişe anlamında kullanmakta olduğu İzmir’in solun kalesi olduğu görüşüne kesinlikle katılmıyorum. İzmir’de rahmetli Ahmet Priştina sonrasında yaşanan gelişmelerde kentin her yıl biraz daha taşralaştığını ve Türkiye’nin üçüncü büyük kenti olmasına karşın başta çevre olmak üzere pek çok alanda geride kaldığını söylemek zorundayım. Ülke içindeki gerilim arttıkça İzmir kenti yaşanan gerilimden çok daha fazla etkilenmiş olup bu sürecin kaybedeni olarak kötü hizmet sunan yerel yönetimlere destek vermeyi sürdürmüşlerdir. Lafta örgüt ve demokrasi kelimelerini ağızlarından düşürmeyenlerin (genellikle genel başkanlar veya parti yönetimin ileri gelenleri) son yerel seçimlerde aday adayı bile olmayan kişileri belediye başkanı yapmayı tercih ettiklerine şahitlik ettik.
Ana muhalefet partisinin kendi iç çekişmeleri sonrasında yaşamakta olduğu sorunların en çok hissedildiği yerler ne yazık ki yerel yönetimler olmuştur. Hizmet üretmesi gereken yerel yöneticilerin ikiye bölünen parti tartışmalarında hangisini tercih edeceklerinden başlayarak yaşanan kafa karışıklıkları, bazı belediye başkanlarının iktidar partisinin rozetini takması ile başka bir aşamaya geçiş yapılmıştır. Burada sıkça yapılan bazı isimlerin partilerini bırakıp farklı partilerin rozetlerini takmalarının oyların gasp edilmesi tartışmasını yapacak değilim. Öte yandan burada asıl durmamız gereken noktanın bu kişilerin bütün ikaz ve uyarılara karşın nasıl olup da belediye başkanı olabilmesinin önünün açıldığı meselesidir ki bu noktanın aynı zamanda siyasetin hizmet vermenin ötesinde bir yerlere temas edip etmemesi ile yakından ilgisi bulunmaktadır. Söz konusu belediye başkanlarının parti değiştirmelerini tasvip etmeyenlerin bir sonraki seçimde benzer şekilde önlerine getirilecek olan adaylara oy verip vermeyecekleri meselesini iyi analiz etmek durumundayız. Çünkü bu nokta ülkenin demokrasiden ne anladığını da ortaya koymaktadır.
Yerel yönetimlerin hizmet üretmesi noktasında sorunların giderek daha da çetrefil bir hal aldığını ve kötü yönetimin her noktayı sardığını belirtmek durumundayım. Bugün İzmir büyükşehir belediyesinden başlayarak bütün ilçe belediyelerinde olması gerekenden çok daha fazla personel istihdam edilmektedir. İzmir kenti üç büyük kent içerisinde en yüksek su ücretini ödemeyi sürdürmektedir. Diğer iki büyük kentin çöp ve yol sorunları İzmir kentinden daha kalabalık olmalarına karşın daha katlanılabilir düzeylerde gerçekleşmektedir. Size kendi çektiğim iki fotoğrafı örnek olarak sunuyorum. Her iki fotoğrafta da aslında kentin durumunu ortaya koyması açısından ibretlik bir durum söz konusu. İlk fotoğrafta son beş aydır kazılı olan ve toz çıkmasın diye mahalle sakinlerinin yola halılar sermek suretiyle kendi yaşama çözümlerini üretmiş olduklarını göreceksiniz. İşin ilginç kısmı bu çözümün benzerini aynı ilçenin bir başka sokağında da görüp fotoğrafını çektim. Burası benim yaşadığım sokak ve Karşıyaka belediyesine beş dakikalık yürüyüş mesafesinde bir yer.
İkinci fotoğraf ise Karşıyaka Çocuk Yuvası sokağında çekildi. Son bir yıldır İzmir’de çöp sorunu belirli aralıklarla yaşanmaya devam ediyor çünkü yöneticiler yıllar içerisinde alması gereken önlemleri almak yerine tek bir alanda ısrar etmeyi sürdürdüler. İzmir kentine dair eleştiri yapmaya başladığınız anda ise hiçbir şekilde olup bitenleri kabul etmeyen bir kitle ile karşı karşıya kalıyorsunuz.
İlginç olan kısım bu kitlenin ülke genelindeki konularla ilgili olarak tıpkı kendilerinin yapmakta olduğunu yapan karşı taraftaki kitleyi yani iktidar seçmenlerini suçlamaktan çekinmemesi. Sizin gibi düşünmeyenler için hemen belirli söylemler üreteceksiniz ancak söz konusu olan kendi oy verdiğiniz kişiler olduğunda tam aksi bir reaksiyon göstermek suretiyle laf kalabalığıyla durumu kurtarmayı seçeceksiniz. Bir tarafın dinsel saikler üzerinden yapmakta olduğunu bu tarafın Mustafa Kemal Atatürk üzerinden yaptığını ve yaşananlara karşın bu tutumda ısrar ediliyor ki işte burası ülkede siyasetin dibe vurduğu yer oluyor.
Siyasetin başka türlü bir alan olarak konumlandırılması gerektiği düşüncesi üzerinde uzlaşamadığımız müddetçe ister genelde isterse yerelde iktidar olma tek başına hepimizi ihya etmeye yetmeyecektir. Birbirlerinden farkları olmayan anlayışların iktidarında genelde de yerelde de sorunlar bu yaklaşımla sona ermeyecektir. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Dr. Cemil Tugay’ın önce CHP’den seçilip ardından bağımsız olarak yola devam etmesi ile AKP rozeti takması arasında bir fark olacağını düşünüyorsanız bence bir kez daha olup bitenlere yakından odaklanın derim.
İzmir’de 1984-1989 ve 1994-1999 yılları arasında Büyükşehir belediyesi başkanlığı görevini yürüten Dr. Burhan Özfatura’ya Allahtan rahmet, kederli ailesi ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum. Kentin başka bir aşamaya geçişinde önemli katkıları olan bir kişiydi. Nurlar içinde yatsın.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


