Yasal düzenlemelerle üniversite sorunu çözülür mü?

Yasal düzenlemelerle üniversite sorunu çözülür mü?

Üniversitelerin yasal düzenlemelerin çok ötesinde bir anlayışla yapısal bir dönüşüme ihtiyacı bulunmaktadır ki bu noktada olayın idari, mali ve eğitimsel yanları söz konusudur. İdari açıdan demokratikleşme mekanizmasının giderek kaybolduğu ve her türlü karar mercinin en tepeye bırakıldığı bir anlayış içerisinde üniversite anlamının çok ötesinde bir noktaya doğru yol almaktadır. Mali açıdan üniversitelerin alttan parlak öğrencilerin tercih edeceği birimler olabilme ihtimali her geçen yıl biraz daha ortadan kalkmaktadır çünkü üniversite öğretim üyelerinin özellikle ülkemizin büyük kentlerindeki hayat pahalılığı ile baş edebilmeleri zorlaşmaktadır

Yasal düzenlemelerle üniversite sorunu çözülür mü?

Tam dört yıl önce 18 Haziran 2022 tarihinde öğrenci affı ve üniversite sınavını kaldırmaya dair başlıklı bir yazıyı kaleme almışım. Söz konusu yasal düzenleme 5 Temmuz 2022 tarih ve 31887 sayılı resmî gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş. Öğrencilerin yeniden eğitimlerine dönebilmeleri için çıkartılan af düzenlemelerinin Yükseköğretim Kurumu hayata geçtiğinden bu yana sıkça çıkartıldığını ve adeta bu durumun alışıldık bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu düzenlemenin gerçekten istenilen sonuçlara karşılık gelip gelmediği noktası ise ne yazık ki çok da olumlu bir tabloya karşılık gelmemektedir. Af düzenlemelerinin gerek eğitim alanında gerekse de özellikle vergi ödemeleri söz konusu olduğunda sıkça dile getirilmesi ve buna dönük bir beklentinin yaratılıyor olmasını dikkatle ele almak durumundayız. Çünkü söz konusu bu yaklaşım kültürel açıdan bu toplumun üyelerinin yapmaları gerekenleri yerine getirme hususunda eksik kalan yanları tamamlama amacıyla sıkça ‘aflara’ sarılmasına yol açmaktadır. Af denilen mekanizmanın kendisi bir gerçeklik oluşturmaz sadece var olan gerçekliğin eksik kalan yanlarının tamamlanmasına vesile olabilir. Bizdeki durumda ise özellikle vergi borçları söz konusu olduğunda mükelleflerin bu tarafa meyletme sürecinin çok daha yoğun bir karşılığı olduğunu hatta zamanında vergilerini ödeyenlerin bir anlamda cezalandırıldığı bir sistemin sürdürüldüğü gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. İşte bu noktada af adı altında ortaya konulan düzenlemelerin hangi alanı kapsarsa kapsasın son derece dikkatli bir şekilde düşünülmesi ve sürekli başvurulan bir anlayış olmaktan çıkarılması gerekmektedir.

Ortalama iki veya üç yılda bir çıkartılan öğrenci aflarının üniversitelerin mezun sayılarına yapacağı katkının dışında bir katkısı söz konusu olamayacağı gibi tam aksine var olan öğrencilerin farklı derslere kayıtlanması süreci ile yepyeni sorunları da beraberinde getirdiğini geçmişteki aflarda fazlasıyla gördüm. Otomasyon sisteminin her şeyi çözdüğüne inanılan bir dönemde yaşıyoruz ancak bu sistemin bazı hallerde hiç beklenilmeyen sorunları da beraberinde getirdiği gerçeğini çoğu kez göz ardı ediyoruz. Geçmişte üniversitelerin öğrenci işlerinde ve enstitülerde kurumun hafızası olan kişiler sayesinde geçmiş ile bugün arasında bağ kurabilmek çok ama çok kolay bir biçimde gerçekleşebiliyordu. Yıllar içerisinde üniversiteler misyon, vizyon ve değerler üzerinden kendilerini bir örnekleştirme yoluna giderken daha en başında kendi öğretim üyelerinin ve çalışanlarının kurumlarına dönük aidiyetlerini ortadan kaldırdılar. Son yirmi beş yıldır iktidarda olan zihniyetin her fırsatta karşı çıktığı batılı anlayışın uygulama ve modellerini birer birer taklit etmesi ile üniversitelerde sanayi ile iş birliği adı altında düzenlemeler hayata geçirildi. Birbirinin kopyası olan misyon ve vizyon belgelerinden başlayarak, evrensel bir kurumun yerel hatta taşra ile imtihanı hiç de beklenilen şekilde gerçekleşmedi. Öğrenci odaklı olduğunu belirten yönetimlerin son dönemdeki en önemli alameti farikası her fırsatta fotoğraf çektirmek ve bunları sosyal medya ortamlarından paylaşmaktan ibaret. Eğitim denilen meselenin ise toplantılardan ve tanıtımlardan çok ama çok sonra geldiği bir dönemin içerisinden geçmekte olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu yüzden de Yükseköğretim Kurulu (YÖK) sık sık müfredatların nasıl olma(ma)sı gerektiği üzerinden direktifler vermeyi sürdürüyor. Liselerden farklı olarak bir zilimiz yok bir de ulusal ders programlarımız!

Üniversiteye dair yapılan bütün düzenlemelerde belirtmiş olduğum bir hususu bu vesile ile bir kez daha not etmek istiyorum. YÖK, üniversiteye ilişkin hayata geçireceği hiçbir düzenlemede paydaşlarına bu duruma ilişkin bir fikir sorma zahmetinde bulunmuyor. Üniversite süresini dört yıldan üç yıla düşüreceğiz, bu doğrultuda karar aldık ve uyguluyoruz. Yeni bölümler oluşturduk ve bunları bu yıl hayata geçiyoruz örnek mi Yapay Zekâ ve Tarih, Yapay Zekâ ve Felsefe vb. gibi. Başına yapay zekâ getirilince her şeyin çözülebileceğini sanmak başka bir şey olsa gerek ne diyelim. Ancak biraz sorup soruştursalar örneğin 15-16 mayıs 2026 tarihlerinde İzmir Demokrasi Üniversitesinde gerçekleştirilen XIII.Tarih Yazım Çalıştayında tam da bu konuda yani yapay zekâ ve tarih konusunun işlendiğini, bu sürecin tarih bilimi açısından nasıl bir yere doğru gidebileceğinin tartışıldığını görebilirlerdi. Af konusunda da benzer bir süreç işletilmeye devam ediliyor. Belirli aralıklarla üniversitelerden atılan öğrencilere ilişkin olarak af çıkartılması gündeme taşınıyor ve bu durum normalleştiriliyor. Üniversitelerin af konusunda ne düşündüğünü veyahut bundan önceki aflardan kaç kişinin yararlandığı ve kaçının ilgili bölümlerden mezuniyet elde ettiğine ilişkin bilgiler her nedense hiçbir zaman kamuoyu ile paylaşılmıyor. Üniversitelere bu afların ne gibi yüklere karşılık geldiği ve ne gibi örneklerin yaşandığına ilişkin sorular soruluyor mu? Hemen her konuda görüş isteyen YÖK, her nedense üniversiteyi ilgilendiren konularda üniversitelerden görüş almak istemiyor. Oysa rahatlıkla kısa bir anket formuyla bu konudaki görüşlerimizi öğrenebilir ve bu doğrultuda hareket edebilirdi.

Öğrenci affı düzenlemesi içerisinde dikkat çeken bir diğer husus ise öğretim üyelerinin yükseköğretim kurumlarınca belirlenen bölüm ve programlarda görevlerinde kalmalarında faydalı görülenler, yükseköğretim kurumunun görüşü ve Yükseköğretim Kurulunun kararı ile emeklilik yaş hadlerini doldurdukları tarihten itibaren, 75 yaşını geçmemek üzere emeklilik veya yaşlılık ayığı bağlanıncaya kadar ikişer yıllık sürelerle sözleşmeli olarak çalıştırılabilecekler. Otuz yıldır akademideyim ve bu zaman zarfı içerisinde emekli olmadan aynen devam etmesi gerektiğini düşündüğüm çok sayıda hocam oldu ki onların başında Prof.Dr. Ahmet Arslan gelir. Öte yandan 67 yaşına kadar üniversitede zorunlu olarak çalışan ve aslında orada bu kadar zaman kalmaması gerektiğini düşündüğüm çok sayıda kişiyi de gördüm. Bu karar ile birlikte yaş haddinin yükseltilmesi gündeme getirilmiş oluyor ancak düzenlemedeki ifadelere dikkatinizi çekmek isterim: ‘yükseköğretim kurumlarınca belirlenen bölüm ve programlarda görevlerinde kalmalarında faydalı görülenler, yükseköğretim kurumunun görüşü ve Yükseköğretim Kurulunun kararı ile emeklilik yaş hadlerini doldurdukları tarihten itibaren, 75 yaşını geçmemek üzere emeklilik veya yaşlılık ayığı bağlanıncaya kadar ikişer yıllık sürelerle sözleşmeli olarak çalıştırılabilecekler’. İşte tam bu ifade size yukarıda söylemiş olduğum durumun başka bir hale büründürülmesine karşılık gelecek olup ilk kısımdakilerin değil ikinci kısımdakilerin orada daha fazla zaman geçirmelerine olanak sağlayacaktır. Üniversitelerin eleştirel kurumlar olduğu gerçeğini yıllar içerisinde unuttuğumuzu ve taşralaşmasına müsaade ettiğimizi bir kez daha hatırlatmak isterim. Bu açıdan söz konusu bu düzenleme sonrasında akademinin gerçekten işlevsel ve parlak beyinleri orada tutmaya devam edeceğini beklemek hayal olacaktır.

Söz konusu düzenleme içerisinde disiplin soruşturmalarına yönelik ifadelere de yer verilmiş olması dikkat çekicidir. "Disiplin soruşturması, ifade alma ve savunma hakkı" başlıklı hükme göre, disiplin soruşturmasında ifade ve savunmada soruşturmacı tarafından soruşturulana gönderilecek ifadeye davet yazısında hakkındaki iddiaların neler olduğu açıkça belirtilerek 7 günden az olmamak üzere verilecek süre içerisinde ifadesinin alınacağı ve bu süre içerisinde sözlü veya yazılı ifade verilmediği takdirde dosyadaki mevcut deliller kapsamında işlem tesis edileceği bildirilecek. Soruşturmacı toplanan deliller kapsamında teklifte bulunacak”. Öğretim üyelerinin disiplin soruşturmalarında görevlendirilmeleri meselesinin soruşturmaya konu olduğu gerçeğini geçmişte yaşayanlardan birisiyim. Karşımıza soruşturmacı olarak gelip bizlerin yapmış olduğu soruşturmalarda neden ceza vermediğimizi soran zihniyeti gayet iyi tanıyorum. Öte yandan öğretim üyelerinin ellerine verilen yönetmelik üzerinden bazen öğrenciler için bazen de kendi meslektaşlarının yapıp ettikleri üzerinden soruşturmacı olarak atanması sürecinde gerçekleşen aşamaların sıkıntılarla dolu olduğunu da bu vesile ile bir kez daha belirtmiş olayım. Burada yapılması gereken en net düzenlemenin öğretim üyelerinin söz konusu soruşturmalardan el çektirilmesi ve üniversitelerin hukuk birimlerinin bu süreçlerle ilgilenebilmesinin önünün açılması olacaktır. Aksi noktada geçmişte bizlerin başına gelmiş olduğu gibi öğrenci disiplin yönetmeliğine göre suç teşkil etmeyen bir hususla ilgili olarak niçin böyle karar verdiniz gibi tuhaflıklarla baş başa kalmaya devam ederiz.

Üniversitelerin yasal düzenlemelerin çok ötesinde bir anlayışla yapısal bir dönüşüme ihtiyacı bulunmaktadır ki bu noktada olayın idari, mali ve eğitimsel yanları söz konusudur. İdari açıdan demokratikleşme mekanizmasının giderek kaybolduğu ve her türlü karar mercinin en tepeye bırakıldığı bir anlayış içerisinde üniversite anlamının çok ötesinde bir noktaya doğru yol almaktadır. Mali açıdan üniversitelerin alttan parlak öğrencilerin tercih edeceği birimler olabilme ihtimali her geçen yıl biraz daha ortadan kalkmaktadır çünkü üniversite öğretim üyelerinin özellikle ülkemizin büyük kentlerindeki hayat pahalılığı ile baş edebilmeleri zorlaşmaktadır. Başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere bu kentlerdeki öğretim üyelerinin ev kiraları ve hayatlarını idame edebilmeleri için gerekli olan para miktarını sadece yeme, içme ve barınma olarak düşünmeyin bunlara eğitim harcamalarını, sosyal ve kültürel etkinlikleri de eklediğinizde durum tam anlamıyla fecaat bir noktadadır. YÖK başkanının üniversite öğretim üyelerinin ücretleri ile ilgili olarak herhangi bir girişiminin olmadığını/olmayacağını zaten biliyoruz. Ancak hiç değilse birtakım kültürel etkinlikler konusunda tıpkı Millî Eğitim Bakanlığının kendi personeline dönük indirimleri üniversite personeli için de hayata geçirme noktasında adımlar atabileceğini kendisine hatırlatmak isterim. Örneğin devlet tiyatrolarında öğretmen indirimi söz konusu iken öğretim üyesi indirimi bulunmamaktadır! Araştırma Görevlisi kadroları için liyakat tartışmasına burada girmeye bile gerek duymuyorum çünkü bununla ilgili çok sayıda örnek sosyal medya üzerinden fazlasıyla paylaşıldı. Ancak olayın liyakat boyutlarının da ötesinde bir yerlere doğru hızla yol almakta olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatmak isterim.

Asıl üzerinde durmamız gereken yan ise üniversite eğitimimizin kalitesinin yükselmek yerine düşüyor olması gerçeğidir ki bu noktada niceliğin altında ezilen bir üniversite yaklaşımı ile karşı karşıya bırakıldık. İşte tam bu yüzden yasal düzenlemelerin çıkartılmasının veyahut afların sıkça gündeme taşınmasının sorunlarımızı çözmeyeceğini hatta daha da çetrefil bir hale getirmekten başka bir işe yaramayacağını belirtmeliyim. Türkiye demografik anlamda dönüşürken üniversite denilen kurumun da dönüşmeye ve ülkenin gelecekteki hedeflerine dönük olarak varlık göstermesine ihtiyacı bulunuyor. Burada YÖK kurulduğu günden bugüne kadar evrensel bir üniversite modelini hayata geçirebilme adına zaman zaman hareket etmekle birlikte halen var olan durum karşısında taleplere yanıt vermenin ötesinde bir görünüm çizmektedir. Getirilen düzenlemeler sadece günü kurtaracak ve birilerine mesaj verecek anlayışlara karşılık geldiği sürece yüksek öğretimimizin sorunları çözülmeyecek hatta daha da katmerli bir şekle bürünecektir. Dört yıl önceki yazımı şu cümlelerle bitirmiştim aynen tekrarlıyorum: “Eleştirel düşünme, sorgulama ve tartışma alanları olarak üniversitelerin evrenselleşmesinin önünü açmak durumundayız. Üniversite bir gelenektir ve yıllar içerisinde oluşturulan değerlerin usta çırak ilişkisi içerisinde hocaların aktarımlarıyla şekillenir. Bu mecrayı her dönüştürme girişimi beraberinde daha büyük ve içinden çıkılmaz sorunların oluşmasına yol açacaktır. İşte bu yüzden üniversite konusunda söz söylerken birden çok daha fazla düşünmeli ve öyle hareket etmeliyiz”.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler