Üniversite sınav sonuçları ve ötesi: Gençlerin hepsini üniversite eğitimine tabi tutmak durumunda mıyız?

Üniversite sınav sonuçları ve ötesi: Gençlerin hepsini üniversite eğitimine tabi tutmak durumunda mıyız?

Türkiye uzun zamandır milli eğitim alanında ideolojik angajmanlarla zaman kaybetmeyi sürdürüyor. Eğitim denilen olgunun günübirlik gelip geçici heves ve anlayışlarla yok edilmemesi gerektiğini bir türlü idrak edemiyoruz. Üniversite yolculuğuna çıkarttığımız gençlerin heyecanlarını ve heveslerini kırmanın ötesinde geleceğe dönük arzularını ve ümitlerini boşa çıkartmayacak bir zemini inşa etmek durumundayız. Aksi halde hepimiz kaybederiz

Üniversite sınav sonuçları ve ötesi: Gençlerin hepsini üniversite eğitimine tabi tutmak durumunda mıyız?

Eğitim denilen alanın göründüğünden çok daha kapsamlı ve sorunlarla dolu bir alan olduğunu görebileceğimiz örneklerin başında üniversite sınav sonuçları sonucunda ortaya çıkan tablo göstermektedir. Sosyolojik anlamda olguların tek bir nedeni olmadığı gerçeğini bir kenara not ettikten sonra eğitim denilen kuruma yakından baktığımızda ülkemizde söz konusu kurumun cumhuriyetin başlangıcında yapılanları dışarıda tuttuğumuz noktada aslında her daim sınıfta kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte eğitim olgusunun öneminin farkında olan ve bu doğrultuda bütün olanaksızlıklara karşın öğrencilerini yurt dışına göndermeyi başarabilen ve onların geri dönmeleri ile büyük bir adımı gerçekleştirmiş olan bir zihniyeti her daim şükranla anmalıyız. Daha sonraki aşamalarda ise eğitimin yıllar içerisinde ideolojik tartışmaların ana hedefi haline dönüşme süreci ve sonrasında gelinen noktanın hiç de arzu edilmeyen bir aşama olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Lise mezunu olmanın bir ağırlığı olduğu bir dönemden üniversite mezunu olmanın herhangi bir karşılığı olmadığı bir döneme geçiş yapmış bulunuyoruz. İşte tam bu noktada sorgulamamız gereken en önemli nokta ana okulundan başlayarak on iki yıllık kesintisiz eğitim sonrasında bütün mezun öğrencilerimizin üniversiteye gitme zorunluluğu algısının ne kadar yerinde olduğu meselesidir.

Son yirmi beş yıl içerisinde üniversite sayısını ve orada eğitim alan öğrenci sayısını arttırdık buna karşın ilkokuldan başlayarak lise son sınıfa kadar geçirilen zaman dilimindeki eğitim anlayışını ne yazık ki niteliksel anlamda yükseltebilmeyi başarabilmiş değiliz. 4+4+4 sisteminin fecaatini şimdilerde fazlasıyla yaşıyoruz ve bütün bu sürecin oluşmasına destek verenlerin, bakanlığı bıraktıktan sonra aradan geçen yıllarla birlikte bir şeyler söylemesini beklemiyor da değiliz hani. Öncelikle şöyle bir soruyla başlamak istiyorum; önce sayın YÖK Başkanı ardından Milli Eğitim Bakanı gençlerin daha kısa sürede hayata atılmaları ile ilgili açıklamalarda bulundular. Birisi üniversite süresinin indirilmesinden diğeri ise zorunlu eğitim süresinin kısaltılmasından bahsetti. Peki her ikisi için de geçerli olmak üzere bütün bu açıklamalarınızı yaparken alandaki insanlara herhangi bir şey sordunuz mu? Bir başka ifadeyle üniversitelerde görev yapan öğretim üye ve elamanları ile bakanlık bünyesindeki öğretmenlerinizin fikirlerini merak ettiniz mi? Göstermelik örneklerden veyahut yandaş sendikaların sizlerin söyleyeceklerini teyit edecek açıklamalarından bahsetmiyorum.

Bir örnekle yola devam edecek olursak, geride bıraktığımız dönem içerisinde ülkemizde iki kentte okullarda yaşanan elim olaylar sonrasında birinci sınıftaki öğrencilerime sosyolojiye giriş dersinde eğitim konusunu anlatırken şöyle bir soru sordum: Geçen yıl lise son sınıftaki derslerinizin eğitiminize ve sınavı kazanmanıza nasıl bir katkısı olduğun düşünüyorsunuz? Sınıftaki öğrencilerin tamamı on ikinci sınıf olarak adlandırılan sınıf süresince doğru dürüst ders işlemediklerini hatta pek çok derste test çözmekle vakit geçirdiklerini söylediler. Benzer düşünceleri çevremdeki öğrencilerden ve geçmişteki öğrencilerimden de dinlemiştim. Son beş yıl içerisinde özellikle üniversite sınavına giriş nedeniyle pek çok okulda öğrencilerin ikinci dönemin ortasından itibaren rapor alma ve okula hiç gitmeme meselesinin ayyuka çıktığını ve bu durumun ortadan kaldırılması için adımlar atıldığını da eklemeliyim. O halde biz bu çocuklara gerçekten on iki yıllık eğitim hayatları boyunca ne öğretiyoruz? Otuz yıllık akademisyenim ve her geçen yıl derslerine girdiğim öğrencilerimin kendilerini ifade etmelerinden başlayarak özellikle kendi dillerini kullanabilme kapasitelerinin düştüğünü görüyorum. Yazı yazma konusunda bir hayli sıkıntılı bir kuşakla karşı karşıyayız.

Son yirmi beş yıl içerisinde bu ülkede eğitim sürecinin vasatlaşması kadar eğitimin bir statü göstergesi olmaktan çıkarılması süreci birlikte işledi. Ortalama insan tipolojisine dönük anlayışlar hayata geçirilirken üniversite denilen evrensel ölçülere haiz olması beklenen kurumun kendisi de dönüşüm geçirdi. Daha fazla üniversitenin açılması, daha fazla öğrencinin bu üniversitelerde eğitim görmesi daha kaliteli üniversitelerimizin olması anlamına gelmediğini anlamak istemeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Niceliğin nitelikle olan buluşmasını eğer doğru zemin ve zaman içerisinde gerçekleştiremezseniz elinizdeki sayısal veriler sadece rakamlardan ibaret olarak bir anlam ifade etmeyeceklerdir. Elimizde iki yüz sekiz adet üniversite var ancak gerçekten bunların hepsi aynı kategori içerisinde değerlendirilebilir mi? sorusu bir başka yazının konusu olsun.

Rakamlar üzerinden sınav sonuçlarına daha yakından bakacak olursak önce genel rakamları gözler önüne serelim. “Temel Yeterlilik Testinin (TYT) 40 soruluk Temel Matematik testinde doğru cevap ortalaması yalnızca 6,4 olurken 20 soruluk Fen Bilimleri testinde ise 3,9 düzeyindedir. Alan sınavlarında da benzer bir görünüm hâkimdir. Matematikte doğru cevap ortalaması 7,1'de kalırken fizikte 2,6'ya, kimyada 2,1'e, felsefe grubunda ise 1,8'e kadar gerilemiştir. Sınav puanının hesaplanabilmesi için gereken düzeyde doğru cevap veremeyen, kamuoyunda ‘sıfır çeken’ olarak ifade edilen adayların sayısındaki artıştır. Geçen yıl 40 bin 818 olan bu sayı, bu yıl 67 bin 87'ye yükselmiş; yalnızca bir yılda 26 bin 269 kişilik kaygı verici bir artış yaşanmıştır”. Bu arada ÖSYM’nin bu veriler konusunda da geçmişte olduğu kadar bonkör davranmadığını belirtmeliyiz. Uzmanların açıklamalarına göre özellikle sayısal puan türünde ve TYT puanında 300 bininci sıradan sonra puan-sıralama dengesinde dikkat çekici değişimler oluştu. Yüksek puan aralığındaki yoğunlaşma nedeniyle başarı sıralamaları birçok adayın beklediğinden daha geride geldi. Bu nedenle tercih döneminde adayların puanlarını değil, başarı sıralamalarını esas almaları gerektiğini belirtiyorlar.

Üzerinde durmamız gereken bir diğer husus üniversite sınavına girmek için başvuran ve giren arasındaki rakamlarda gizli. “TYT’ye başvuran 2 milyon 425 bin 627 adaydan 2 milyon 255 bin 76’sı sınava katılırken Alan Yeterlilik Testi (AYT) başvuran 1 milyon 627 bin 970 adayın 1 milyon 473 bin 113’ü sınava katıldı. Yabancı Dil Testine (YDT) başvuran 203 bin 640 adaydan ise 143 bin 270’i sınava girdi”. TYT'de 170 bin 551, AYT'de 154 bin 857, YDT'de ise 60 bin 370 aday, başvuru yaptığı hâlde sınava girmemiştir. “ÖSYM verilerine göre tüm oturumlarda kadın adayların sınava katılım oranı erkek adaylardan daha yüksek gerçekleşti. TYT’de erkek adayların katılım oranı %91,48, kadın adayların katılım oranı %94,21 oldu. AYT’de bu oran erkeklerde %88.09, kadınlarda %92,33; YDT’de ise erkeklerde %63,81, kadınlarda %74,99 olarak kaydedildi. TYT’de Türkçe ve sosyal bilimler testlerinde kadın adayların doğru cevap ortalamaları erkek adaylardan yüksek olurken, temel matematik ve fen bilimleri testlerinde erkek adayların ortalamaları daha yüksek gerçekleşti. AYT’deki 11 alt testin 8’inde erkek adayların, 3’ünde ise kadın adayların ortalaması daha yüksek oldu. YDT’de Arapça ve Rusça ’da kadın adaylar, Almanca, Fransızca ve İngilizce ’de ise erkek adaylar daha yüksek ortalama elde etti”.

“İstanbul, Eskişehir, Şanlıurfa ve Denizli’den; ikisi birden fazla alanda olmak üzere toplam 11 öğrenci birinci oldu. En çok birincilik elde eden okullarda Kabataş Erkek Lisesi 4, Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi 2 öğrencisiyle zirvede yer aldı. Bu yıl TYT, AYT sayısal ve eşit ağırlık ile YDT Almanca birincileri Kabataş Erkek Lisesi’nden çıktı. Böylece okul, sınavdaki dört ayrı alandan birinci çıkarmış oldu. Ayrıca Kabataş Erkek Lisesi mezunu Şerif Efe Dartar hem TYT hem de AYT sayısalda şampiyon oldu”.

TYT ve AYT testlerindeki doğru cevap ortalamalarına baktığımızda işlerin hiç de iyi gitmediği net bir biçimde görülüyor. Burada felsefe grubu öğretmenliği sertifikasına sahip bir akademisyen olarak felsefe grubunda 1,8’lik bir ortalamaya kadar gerilemenin ne kadar düşündürücü olduğunu belirtmek durumundayım. Matematik, fizik, kimya gibi alanlarda bu durumun zaten iç açıcı olmadığını biliyorduk ancak felsefe grubunda durumun onlardan da vahim olması son derece şaşkınlık verici. Burada öğrencilerin bu alanla olan bağlantılarının ve bu alanın onların sınavlarına dönük katkısı söz konusu edilmekte olup sosyoloji ders müfredatının yenilenmesi ile ilgili yazdığım yazıda da belirtmiş olduğum gibi bakanlık olarak sizin müfredat hazırlamanız veyahut o alanla ilgili yenilikler yapmanızın tek başına yeterli gelmediğini net bir biçimde ortaya koyan bir durumla karşı karşıyayız. Eleştirme ve düşünme yeteneğinin edinileceği, içinde yaşanılan toplumun ve dünyanın tanınmasına katkıda bulunabilecek bir alanın yok sayıldığı bir anlayışla baş başa kaldığımızı görüyoruz. ÖSYM geçmişte bu verileri bütün alanlara ve sayılara ilişkin olarak daha net bir biçimde ortaya koymaktaydı ancak bu anlayış yerini daha az sayıda verinin kamuoyunla paylaşılmasına bırakılmaktadır.

Sınava giren öğrenci sayısının yaklaşık iki buçuk milyona ulaşması ve her yıl bu rakamın daha da yukarı doğru hareketlenmesi üzerinde dikkatle durmak zorundayız. Yazının başında belirtmiş olduğum gibi biz bu gençlerin hepsini üniversite eğitimine tabi tutmak durumunda mıyız? Ara işgücü meselesini nasıl çözeceğimizi ve üniversiteler önündeki yığılmaya nasıl merhem olabileceğimizi de ideolojik angajmanlar üzerinden değil ülkenin geleceği üzerinden tartışmak zorundayız. Aksi noktada geleceğin hızla kapımızı çaldığı şu günlerde yaşananları yakalayabilmenin uzağında kalmamız şaşırtıcı olmayacaktır. Sınav başvurularını gerçekleştirip girmeyen binlerce öğrencinin her bir sınav için 700 TL’yi boşa harcadığını da eklemeliyiz. Sınava girmek kazanmak ve kayıt yaptırmak kadar son yıllarda üniversitelerde okumanın da büyük bir ekonomik külfet oluşturduğu gerçeğini göz ardı etmemek durumundayız. YÖK her ne kadar yüzde yüz doluluk hikayeleri anlatsa da her yıl üniversiteden ayrılan öğrenci sayısı giderek yükselmektedir. Bu durumun sadece ekonomik nedenlerle açıklanamayacağını aynı zamanda olayın toplumsal boyutlarıyla da bağlantılı olduğu gerçeğini unutmamalıyız.

Rakamlar üzerindeki yolculuğumuzda dikkat çekici bir diğer husus sınava giren kadın adayların erkek adaylardan daha fazla olduğu gerçeğidir. Bu durum son yıllarda üniversitelerde kadın öğrencilerin sayısının erkek öğrencilerden daha fazla olarak görülmesi şeklinde tezahür ederken başarı noktasında da üzerinde durulması gereken hususlara sahiptir. TYT’de Türkçe ve sosyal bilimler alanında kadın adaylar, erkek adaylardan daha başarılı iken AYT’de ise temel matematik ve fen bilimlerinde erkek adaylar, kadın adaylardan daha başarılıdırlar. YDT ise on bir alt testin sekizinde erkekler buna karşın sadece üçünde kadınlar daha başarılıdır. Kadınlar üniversitelerde daha fazla yer alırken matematik ve fen bilimleri alanındaki erkeklerin başarısı gelecekteki iş kolları dağılımı anlamında da erkeklerin kadınlardan daha avantajlı olacaklarını ortaya koymaktadır.

Son olarak Kabataş Erkek Lisesi ile Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinin açık ara başarılı oldukları görülmektedir. Üniversite sonuçları özel okulların arzu edilen yerlere ulaşmada halen etkisiz konumda olduklarını buna karşın devlet okullarının başarısının sürdüğü üzerinde durulmalıdır. Burada üniversite sınav sonuçlarını ele alırken aslında LGS (Liselere Geçiş Sistemi) üzerinde de durulması gerektiğini göz ardı etmemeliyiz. Eğer gençlerimizin üniversite yolculuğunu konuşacaksak bunun asıl başlangıcının ilkokul, ortaokul ve tabii ki lise süreci olduğunu unutmamalıyız. Türkiye uzun zamandır milli eğitim alanında ideolojik angajmanlarla zaman kaybetmeyi sürdürüyor. Eğitim denilen olgunun günübirlik gelip geçici heves ve anlayışlarla yok edilmemesi gerektiğini bir türlü idrak edemiyoruz. Üniversite yolculuğuna çıkarttığımız gençlerin heyecanlarını ve heveslerini kırmanın ötesinde geleceğe dönük arzularını ve ümitlerini boşa çıkartmayacak bir zemini inşa etmek durumundayız. Aksi halde hepimiz kaybederiz.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler