Her yıl haziran ayı ile üniversite sınavlarını ardından gelen zaman dilimi içerisinde de sınav sonuçlarını konuşup dururuz. Sınavlarda sıfır çeken öğrenci sayılarından başlayarak öğrencilerin yerleşmediği bölüm sayılarını kadar pek çok husus gündeme gelir. Öte yandan bütün bu yaşadıklarımızın akademinin içinde bulunduğu durumun bir parçasını oluşturduğu ve bunun da sadece eğitim süreci ile bağlantılı olmadığı gerçeğini ise çoğu kez es geçeriz. İşte asıl problem de aslında tam bu noktadır çünkü bir taraftan ülkenin bütün eğitim sistemini üniversiteye gitme üzerine inşa etmişsinizdir öte taraftan üniversite olarak belirlediğiniz kurumsal yapının kendisinde büyük sıkıntılar söz konusudur. Her ikisini de konuşup, tartışmak istemezsiniz ve ortaya çıkan sorunları diğer bütün alanlarda olduğu gibi halının altını süpürmek suretiyle görmezden gelirsiniz.
Eğitim, içinde yaşanılan toplumun ve dünyanın bir yansıması olmanın ötesinde siyasetten ekonomiye kadar pek çok alanla yakından irtibatlı bir kurumdur. Burada aldığınız her türlü karar veyahut alamadığınız kararlar sadece içinde bulunduğunuz zaman dilimini değil önünüzdeki yıllarda olup bitenlere de damgasını vuracaktır. İşte bu açıdan düşünmeye başladığınız andan itibaren eğitim kurumunun iyi bir vatandaş yetiştirmekten başlayarak pek çok konuda olmazsa olmaz bir yer işgal ettiği gerçeği ile karşılaşırsınız. Nasıl bir gelecek inşa etmek istediğiniz nasıl bir eğitim anlayışını hayata geçirmekte olduğunuzla yakından bağlantılıdır. Burada aldığınız kararların uygulanmasında etkin bir pozisyonda olan akademinin durumu ise son derece önem arz edecektir. Türkiye’nin üniversitelerinin cumhuriyet dönemi boyunca içinden geçtiği çalkantılar ve bunun sonucunda karşı karşıya kaldığı pozisyonun, her fırsatta dile getirilen eleştirel bakış ve evrensel üniversite modeli ile herhangi bir bağlantısı olmadığı ortadadır. Öte yandan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile başlayan sürecin üzerinden kırk üç yıl geçmek üzere ve bu modelin yenilenmeye içinde bulunulan dönemin şartlarına göre düzenlenmesine ihtiyaç bulunmakta. Üniversite sayısını arttırmakla kalmadık yıllar içinde bu üniversitelerde çalışmakta olan öğretim üyesi ve öğretim üyesi yardımcısı sayılarını da arttırdık. Ancak nicelik de yaşadığımız yükseliş sürecini nitelik boyutunda da yaşadık mı? işte burada sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz.
Üniversite sayısını arttırdıkça bu üniversitelerde çalışacak öğretim üyesi sayısını da arttırmanın önünü açtık ve tam bu noktada başlangıçta çok daha sıkı olan yükselme kriterlerinin aşağı çekilmesi sürecinin önünü ardına kadar açtık. Önce yabancı dil puanını indirdik ardından doçent olmak için iki aşamalı sınav sistemindeki eserler aşaması sonrasındaki sözlü sınavın, siyasilere dönük taleplerle indirilmesi ile adeta tornadan çıkarcasına işleyen bir sistem inşa etmiş olduk. Burada da tuhaflıklar silsilesi oluşmaya başladı ve ülkenin köklü üniversiteleri kendi personelleri için kriterlerle barajı yükseltirlerken geri kalanlarda durum çok farklı bir yerde uygulanmaya devam etti. Bir tarafta doktorası veyahut doçentliği sonrasında kadro bekleyen binlerce insan olurken diğer tarafta doktorasını veyahut doçentliğini aldığı günün ertesinde kadroya atanan insanlar oluşmaya başladı. Bu durum akademi içerisinde var olan kopuklukların daha da katmerlenmesine yol açıverdi. Bu noktada YÖK belirli aralıklarla devreye girmek suretiyle doçentlik sınavlarına ilişkin düzenlemeleri devreye sokmaya başladı. YÖK böylesi adımlar atarken uygulama kısmında her şeyiyle puan toplamaya endeksli bir kitlenin oluşmasına ve niceliğin ön plana geçirildiği bir akademik anlayışa teslim oluverdik. Bu duruma ilişkin olarak sevgili dostum Prof.Dr. Ahmet Şimşek geçtiğimiz günlerde sosyal medya üzerinden iki önemli paylaşımda bulundu, bunlardan ilkinde yaşamakta olduğumuz durumu şu sözlerle net bir biçimde ortaya koymuş oldu: ‘Öyle bir anlayış gelişti ki doktorayı hızla bitirme, hızla makaleler yayınlayarak doçentlik şartlarını sağlar sağlamaz başvurma ve profesörlük için beş yılı doldurma dışında hiçbir derdi tasası olmayan. Ne derdi var ne akademik şahsiyeti ne bilimsel ve kültürel özgünlüğü. Böyle bir tipoloji vitrini süslemeye başladı’.
Bu sözlerin akademi içerisinde bire bir karşılığı olduğunu son otuz yılını akademide geçirmekte olan birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca bu durumun oluşmasının koşullarının bir tanesinin de hakemli dergi adı altında dolaşıma sokulan uygulamalar olduğunu ve bunun için de gerçekten liyakat ve hakkaniyete uyanları bir tarafa koymakla birlikte büyük bir çoğunluğunda işlerin nepotizm üzerinden yürüdüğü gerçeğini hatırlatmak zorundayım. Bu noktada önce Ahmet Şimşek hocamın diğer paylaşımının görselini aşağıya alıyorum çünkü bu durum içinde bulunmakta olduğumuz vasatlığın ete kemiğe bürünmüş haline karşılık geliyor ve ne yazık ki her geçen yıl biraz daha azgınlaşıyor.
Bu görsel istenilen şartlara uygun bir biçimde para karşılığında unvanın nasıl elde edilebileceği gerçeğini gözler önüne sermekte. Bu ve buna benzer pek çok örneğin yıllar içerisinde çoğaldığını ve bir dönem gündeme gelen sahte diploma meselesinin aslında göründüğünden çok daha derinlerde bir yerlere karşılık gelmekte olduğunu da daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Burada bir diğer üzerinde durulması gereken noktanın, söz konusu puan toplama meselesindeki dergiler olduğunu ve bu dergilerdeki hakemlik ve editörlük müesseselerinin işlemediği gerçeğidir. Ya da bunu işletmek isteyenlerin devre dışı bırakıldığı noktasının da altını çizmek durumundayız. Bu noktada kendi yaşadığım deneyimi aktarmanın tam sırası; dergilerden gelen makalelere hakemlik yapmak, üniversite hocaları açısından çoğunlukla bir angarya görünümündedir çünkü bunun herhangi bir karşılığı yoktur. Buna karşın ilgili olduğum alanlar söz konusu olduğunda hakemlik yapmaktan yıllar içerisinde asla vazgeçmedim ve düzenli olarak gelen hakemliklere karşılık verdim. Ancak en son yaşadığım örnek sonrasında bundan böyle herhangi bir dergiye hakemlik yapmama kararı aldığımı sosyal medya üzerinden duyurdum. Çünkü özel bir sayı için hakem olarak atandığım makale demeye bile bin şahit isteyecek olan bir yazıyı reddettikten iki gün sonra değerlendirdiğiniz makale hakkında karar verildi şeklinde bir mail aldım. A hakemi olarak ret, B hakeminin kabul ve C hakeminin de majör revizyon verdiği makale majör revizyonla kabul edilmişti. Şimdi iki hakeme giden bu yazı için on beş gün süre verilir ve on beş gün sonrasında bir hakem ret kararı verip bir başka hakem (büyük bir ihtimalle hiç okumadan) kabul veriyorsa iki gün içerisinde majör revizyonla makaleyi sonuçlandırmak demek, aslında biz bu makaleyi en başından yayınlayacağız demektir. O zaman insanların zamanını niçin çalıyorsunuz ve alana herhangi bir katkısı olmayacak olan makaleyi sırf eş, dost, yandaşlık uğruna yayınlayacaksanız birilerini niye buna alet ediyorsunuz?
Bu vermiş olduğum örneğin ülkemizdeki doçentlik sistemi açısından hayati önemdeki hakemli dergide makale yayınlama meselesi ile yakından bağlantılı olduğunu tekrar hatırlatmak isterim. Ayrıca belirli aşamalarda makale yayınlamak için araya adam koymanın ötesinde maddi ödemelerde bulunmanın olmazsa olmaz olarak görüldüğü gerçeğini de eklemeliyim. Bütün bunlar nicelik fetişizminin oluşmasına yol açarken ülkenin üniversitelerinin daha iyiye doğru gitmesine yol açmıyor maalesef. Tam aksine buraların da vasatlaşmasına ve asıl işlevlerinden uzaklaşmasına çanak tutuyor. Bu duruma akademik ilanlardaki tuhaflıkları eklemeye bile gerek duymuyorum çünkü yıllar içerisinde bunu defalarca yazdım. Sadece kendi tercihini alabilme uğruna anahtar kelimeleri eğip bükenleri ve bunu yapabilme adına akademiyi fırıldağa çevirenlerin olduğunu bilebilecek kadar akademinin içerisindeyim. Koltuk uğruna yapmayacağı hiçbir şey olmayan bir kitlenin varlığı arttıkça akademi içten çürümeye devam edecektir. Bir de buna uygun yeni bir akademisyen tipinin dolaşıma sokulduğu gerçeğini eklediğinizde yani bir an önce en üst aşamaya çıkıp kendimi garantiye almanın dışında hiçbir şeye karışmam diyen kitle. Burada eleştirel bir üniversiteyi bulabilmeniz mümkün olmayacaktır. Başka türlü bir şey isteyenler akademinin içerisinde ilan edilen kadrolara başvuran farklı isimlerin nelerle karşı karşıya kaldığına bir göz atsınlar lütfen. Önlerine çekilen bariyerlerden başlayarak (bazı üniversitelerde içeriden başvuranlar için farklı puan dışarıdan başvuranlar için farklı puan taleplerinde olduğu gibi) telefonla adayı arayıp seni almayacağız gelme diyebilecek kadar gözünü karartıp hakkaniyetten bahsedenleri görebilirsiniz.
Buraya kadar yazdıklarımın ülkenin en eğitimli kitlesinin içinde bulunduğu üniversitelerde gerçekleşmekte olduğunu düşündüğünüzde ülkenin geri kalan kesimleri açısından durumun ne kadar vahim olduğunu lütfen bir kez daha düşünün derim. Yazının başındaki üniversite sınavları ve oradaki gençlerin hayalleri bu minvalde daha en başından boşa düşmüş oluyor ne yazık ki.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


