"Rıza Tamer ömrünü müzikle geçirmiş bir adamdır. 3-4 yıl önce de dünyada en sevdiği insan tarafından kalbinden bıçaklanarak hayatını kaybetmiştir."
Kimilerinin saplantı, kimilerinin tutku, kimilerinin büyük aşk diye tanımlayacağı, onu sokaklara düşüren bu duyguyu, "sıfır noktasında aşk" diye tanımlıyordu Rıza Tamer: "Onu benden çıkardıktan sonra bana kaldı sıfır…"
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
Cenazesinde gitarı tabutunun yanına bırakıldı. 1,5 yıl boyunca Antalya sokaklarında ona eşlik eden, telleri paslanmış, boyası sökülmüş, parçaları birbirine bantla yapıştırılan ahşap, siyah gitarı. Birkaç ay önce onu tanımlarken "Benim gibi paramparça" demişti.

21 Nisan'daki, bugün, 43. doğum gününde İstanbul'da bir ödül törenine gidecek, ardından arkadaşlarının, hazırlığından haberdar olmadığı, sürpriz kutlamasına katılacaktı. Arkadaşları, bunun yerine Muğla Akyaka'daki cenazesine katıldılar.
Rıza Tamer Şişman, 17 Nisan 2026'da 43 yaşını dolduramadan hayatını kaybetti.
Sokaklarla çocukluğunda tanıştı
Kahramanmaraş’ta 1983 yılında dünyaya geldi. Öğretmen bir anne ve babanın çocuğuydu. Çocukluğu, ev içindeki gerilimlerle şekillendi. Tam anlamıyla meşhur olduktan sonra hayat hikâyesini anlatırken bahsettiği ‘sokaklar’ onun hayatının hep bir parçasıydı. Kendi anlatımıyla, ‘evdeki gerilimden kaçış yolu, bir alan yaratma ihtiyacı’ olarak sokaklara kaçar, parklarda yatardı.
Yıllar sonra değişmediğini söyleyeceği içe kapanıklığı, çocukluk yıllarından geliyordu. Kendi anlatımıyla bir dönem konuşmadığı bile oldu. “Çocukluk deyince aklıma garibanlık, memurluk, zor şartlar geliyor” diyordu o yıllardan bahsederken. Bu kapanıklık ve yaşadığı aile içi gerilimler, onda farklı bir bakış açısı yarattı ve sanata yöneldi, müzik yapmaya başladı. Yıllar sonra bunu doğrudan şöyle ifade edecekti: “Maalesef sanat acıdan, travmalardan, yanlış yaşamlardan, kaoslu ailelerden doğan bir yapı. Bu travmalar insanda farklı bir bakış açısı yaratıyor.”
“Bir gitar hayatımı değiştirdi”
Müzikle ilişkisi, annesinin lisede ona doğum günü hediyesi olarak aldığı gitarla başladı. -20 küsur yıl sonra kaybettiği aşkı da düşündüren- Sezen Aksu’nun ‘Geri Dön’ şarkısını çalmaya çalışarak ilk adımı attı. Kısa bir süre ders aldı ama asıl öğrenme süreci hayatının büyük parçasını oluşturan sokaklarda gerçekleşti. Sokak müzisyenlerini izleyerek, dinleyerek ilerledi… Hiçbir zaman nota öğrenmediğini, çoğu zaman neye bastığını bilmeden çaldığını söyleyecekti. Çocuk yaşlardan gelen müzik tutkusunun başlangıcını, “Annem bir gitar aldı, hayatım değişti” diyerek anlatıyordu.
17-18 yaşlarında yeteneğinin tam anlamıyla farkına vardı. Kafelerde sahne aldı, şehir şehir dolaştı. Türkiye’deki “bütün amatör sahneleri” gezdiğini söylüyordu. 20’li yaşlarında hayalleri vardı: Konserler vermek, tanınmak, para kazanmak. Bu hayallerle İstanbul’a geldi ve konservatuvara girdi. Ancak 2004 yılında katıldığı Popstar Türkiye yarışmasıyla bu süreci yarıda bıraktı.
İlk şöhret denemesi, 2004 yılında Popstar Türkiye ile oldu
Popstar Türkiye’nin ikinci sezonunda jüri koltuğunda İbrahim Tatlıses, Deniz Seki, Seyfi Dursunoğlu ve Garo Mafyan vardı. Yarışmada sergilediği tavırlar, özellikle Deniz Seki ile yaşadığı diyalogla hafızalara kazındı. “Sen çok ukalasın, snopsun, sence popstar olabilir misin” sorusuna, “Bana kalırsa olurum ama size kalması önemli. Star olmak sadece sesle olmuyor” yanıtını verdi. Ardından hayallerinden ve kendine olan inancından söz etti, insanların, ailesinin ona güvendiğini, bu güven olduğu sürece ‘vazgeçmeyeceğini, yıkılmayacağını’ söyledi. Yarışmayı üçüncü olarak tamamladı.
Rıza Tamer, Popstar Türkiye'ye katıldığında 21 yaşındaydı
Yarışma sonrası birkaç yıl bu popülerliğin karşılığını aldı. Otel teraslarında, lüks restoranlarda sahneye çıktı. Ancak bu dönem, kendi ifadesiyle “yanlış ellerde” geçti, hak ettiğinden çok daha az kazanıyordu. Bu süreç, sektöre baş kaldırışının ve küsüşünün de başlangıcı olacaktı. Popülerlik azaldıkça daha küçük sahnelere indi, barlarda çalmaya başladı.
Ankara’ya yerleşti ve yaklaşık 15 yıl burada çalıştı. Bu dönemde “Efendim” adlı şarkısını yaptı ve klibini çekti, ancak umduğu başarıya ulaşamadı. Hayatını kaybetmeden birkaç ay önce verdiği bir söyleşide bu şarkının da içinde olduğu besteleriyle ilgili olarak “Yazdığım şarkılar hep eksikti, aşkla tanışıp kendimi sokaklarla buluşturduktan sonra konu tamamen ortaya çıkmış oldu” diyecekti.
Aynı yıllarda hayatına bir kadın girecekti. Ankara’da sahne aldığı dönemde onu sık sık dinlemeye gelen biriyle tanıştı. Zamanla aralarında ilişki başladı ve evlendi. “Dünyalar güzeli sarı saçlı, renkli gözlü bir kadın” diye tarif ettiği bu kişiyi, hayatının merkezine yerleştirdi.
Pandemide sahne yasaklandı, hayatı dağıldı
2019’da evlendi ancak evliliğin hemen ardından pandemi başladı. Türkiye’de ilk kısıtlanan alanlardan biri müzik olmuştu; sahneler kapandı, konserler iptal edildi, canlı performanslar durdu. Bu durum, gelirini tamamen sahneden sağlayan müzisyenler için ani ve sert bir kesinti anlamına geliyordu. Rıza Tamer de bu kesintinin doğrudan ortasında kaldı.
Evlendikten iki gün sonra işsiz kaldığını anlatıyordu. Hayatı boyunca müzik dışında bir iş yapmamıştı. Üzerinde artık kullanılmayan, eski bir araba olduğu için sosyal destekten de yararlanamamıştı, babasının gönderdiği 500 lirayla geçinmeye çalıştı. Dört duvar arasında geçen bu dönemde ekonomik zorlukları, ilişkisindeki sıkıntılar izledi. Pandemi boyunca uzayan belirsizlik ve gelir kaybı, evliliğinde de kırılmalara yol açtı. 2021-2022 yıllarında ayrılık süreci başladı ve boşandılar. Bu ayrılık, hayatının belki de en sert dönemeci oldu. Kendi tanımıyla, ‘sıfırlandı’. ‘Varlığının içinin boşalması’ olarak anlatıyordu bu duyguyu:
“Ben bir kadını hataya düşüp Allah’tan daha çok sevdim. İnsan aşkı farklı bir aşktır, Allah aşkı net, sıfır noktasında bir aşktır, benlik duygusu içermez. Sıfır olduğun zaman Allah aşkını anlayabiliyorsun. Ben de bir kadını Allah’ı sevmem gerektiği şekilde sevdiğim için, onu benden çıkardıktan sonra bana kaldı sıfır.”
“Türkiye’nin yarısını yürüyerek dolaştım”
Başlarda geçinmek için farklı işlerde çalıştı: Temizlik şirketinde apartman temizledi, garsonluk yaptı ama yetmedi. 15 yıl yaşadığı şehirde tutunamadı. İlk olarak burada sokaklara düştü. Ardından şehir şehir dolaşmaya başladı: Adana, Antalya, yeniden Ankara… “Gözümü bir açıyorum başka bir şehirdeyim” diye anlatıyordu, “Türkiye’nin yarısını yürüyerek dolaştım.”
Sokaklarda tam üç yıl yaşadı. Kışın soğuğunda, yazın sıcağında, barınma, para kazanma, ısınma her gün yeniden çözülmesi gereken bir meseleye dönüştü onun için. Canını korumak, bir geceyi daha atlatmak, ertesi gün ne yapacağını bilmeden yaşamak… Sokaklarda bütün duyguların anlık olduğunu söyleyecekti, ertesi gün ne yaşanacağı bilinmiyordu çünkü. Ve sadece bir yıl sürecek olan şöhretine kavuştuğunda, sokakta yaşamanın ondan ne götürdüğünü de tüm açıklığıyla anlatacaktı: “Onurunu, gururunu, haysiyetini kaybedersin. Bir kuru ekmeği birinden istiyorsun ya… Onu yaşadıktan sonra yaşama zaten.”
Ölümle defalarca burun buruna geldi
Bu süreçte fiziksel olarak da çöktü. Alkol ve uyuşturucu kullandı, bir yandan da ‘Türkiye’deki bütün AMATEM’lerde’ kurtuluşunu arıyor ama içindeki saplantılı duygu buna izin vermiyordu. Karaciğerinin bitme noktasına geldiğini, defalarca ölüme yaklaştığını anlattı. Bir noktadan sonra sokaktan da ‘sıkıldı’: “Ölümün üstüne yürümeye başladım. Bu kez de ölemedim.” Ölümün de doğum gibi insanın elinde olmadığını bu süreçte fark ettiğini söyleyecekti.
Sokakta müziğe döndü, bestesini sattı
Sokakla yeniden müzik üzerinden bir bağ kurdu. Sokakta gitar çalarak, şarkı söyleyerek para kazandı. Bu kazanç düzensizdi, bazen yarım saatte 2 bin lira kazandığını, bazen gün boyu 5 lirayla kaldığını anlatıyordu, “Bin lira kazanırsam 200’ünü kendime ayırır, 800’ünü sokaktaki arkadaşlarıma verirdim” diyordu. Sokakta tanıştığı insanların hikâyeleri onun anlatısının parçası oldu, müziğini milyonlar duyduktan sonra bile sokaktakilerden bahsetmeyi bırakmadı: “Mesleği olmayanlar, aşk acısıyla düşenler, çocuğunu kaybedenler, hayata küsenler… Toplumdan dışlandıkları için zamanla kendilerini de dışlıyorlar, sokaktakilerden korkmayın.”
Sokak yaşamının son bir yıllık döneminde sadece kendi bestelerini çaldı. Artık ‘eksik görmediği, yaşadığı aşk acısıyla tamamlanan’ ve hepsini tek bir kişi için yazdığı bestelerini… Kardeşini cezaevinden çıkarmak için paraya ihtiyaç duyduğu bir dönemde, yere güller serdi, mumlar yaktı ve Antalya Kaleiçi’ndeki barlarda müzisyenlik yapan gençlerin ilgisini çekti. ‘Yan’ bestesini 30 bin liraya satarak kardeşinin borcunu ödedi.
“Aşk acısı kötü huylu bir virüs gibi”
Rıza Tamer'in hayatında müziğini besleyen, kendisini ise içten içe ‘zehirleyen’ aşkından ise bir şey eksilmiyordu:
"Ona duyduğum aşk da nefret de aynı düzeyde. Aşk acısı kötü huylu bir virüs gibi. Yıllar sonra bile kalbimden onun sevgisini çıkarıp atmaya kıyamıyorum. Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor."
Sokakta yaşadığı yıllar onu tasavvufa da yönlendirdi. Deneyimlerini ‘bir rüya, bir illüzyon gibiydi’ diye anlatıyordu. “Kimsesiz kaldığında hissedebilirsin Allah’ı. Bir tek kuru ekmek, ben ve Allah vardık” diyordu.
Bir videoyla hayatı değişti
Ve 17 Mart 2025 günü hayatında yeni bir kırılma anı yaşandı. Antalya'da bir kaldırım kenarında gitarıyla şarkı söyleyen o evsiz adamı, sadece 50 takipçisi olan bir genç videoya çekerek sosyal medyada paylaştı. “Yıldız yatağından kalkar bu aşkı duysa” diye haykırdığı anları milyonlar izledi. Binlerce yorum, peş peşe çıkan haberler…
Bir anda dünyası değişti; videodaki evsiz adamın Popstar’daki ‘ukala’ genç olduğunun fark edilmesi de yıllarca emek verdiği şarkılarıyla üne kavuşması da uzun sürmedi.
28 Mart 2025'te ‘Benden Sonra’yı platformlara yükledi. Şarkı, 200 milyonu aşkın dinlemeye ulaştı. Hem Türkiye listelerinde hem de global listelerde üst sıralara girdi.
24 Nisan 2025'te, 12 şarkıdan oluşan ilk albümü ‘Kırık Gitar’ı, ‘kendisini bulmak için düştüğü’ sokaklarda, Beyoğlu’nda tanıttı:
"Üç sene önce boşandım, aşk acısıyla sokaklara düştüm. Eşim, dostum, arkadaşım… Allah hepsini benden aldı, hiçbir şey bırakmadı. Param, pulum... Betonlarda yattım. Sonra Allah dedi ki: 'Sen kimsesiz misin.' ‘Kimsesizim’ dedim. 'Senin kimsen ben olurum' dedi. Halkı etrafıma verdi. Halk ne derse yapmaya hazırım. Bu bir başlangıç olsun."

Şöhreti de parayı da sevmedi
Dilden dile şarkıları dolaşıyor, peş peşe konserler veriyor, şarkıyı artık sokaklarda değil binlerce kişinin izlediği sahnelerde söylüyor, milyonlar onu dinliyordu. ‘En iyi çıkış yapan şarkıcı/şarkı’ dallarında ödüller aldı.
Halkın sevgisini seviyordu ama bunun handikabı olan ‘şöhret baskısını’ sevmiyordu. Şöhretin insanın özel hayatını satın aldığını, sanatın önüne geçtiğini düşündüğünü ifade etti. Mümkün olduğunca izole yaşamayı seçti.
Parayla ilişkisi de değişmedi. “Nefrettir benim için, dünyanın en kirli varlığı” diyordu. Kazandığını ihtiyaç sahiplerine dağıtmak istediğini, mezara beş kuruşsuz girmek istediğini söylüyordu. Milliyetçi bir yanı vardı, bununla birlikte ideolojinin, fikirlerin, inançların insanları birbirinden ayrıştırmaması gerektiğini savunuyordu. Bir yıllık şöhretinde onu gündeme getiren olaylardan biri de Azerbaycan’daki konserini son anda ‘Bakü’de TL geçmediği için iptal etmesi’ oldu. Daha sonra bu davranışı için özür diledi, ancak Türk Lirası’nın geçmediği yerlerde sahne almak istemediğini söyleyerek Avrupa konserlerini de iptal etti.
Plak şirketlerine mesafesini korudu. Sistemin içinde yer almayı reddetti. “Beni halk meşhur etti” diyerek yalnızca halktan destek aldığını defalarca söyledi.
Müzik sektörünün düzenini her fırsatta eleştirdi, gençlere üzülüyordu: "Nasıl umut edeyim… Benim umutlarımı bırak, gençlere üzülüyorum. Bu sektör 20 yıl önce de aynıydı, hâlâ aynı. Kız vermezler, ev vermezler, topluma almazlar."
“Sonsuz kaybetmiş bir mutsuz”
Sokak hayatının mirası, öfke kontrolü sorunuydu. Terapi görmeye başladı. Bir yandan ‘ikinci hayatına’ adapte olmaya çalışıyor, diğer yandan mutsuz olduğunu söylüyordu, “Bu dünyada artık yapacak çok şey kalmadı bana” diyordu:
"Hayatımın birinci perdesi problemlerle, sıkıntılarla, doğruyu bulmakla, emek vermekle geçti. İkinci perdesinde emeklerimizin karşılığını alıyoruz, halkın sevgisini kazanıyoruz, para kazanıyoruz. Ama bir şey keşfettim: Hayatımın birinci perdesinde kaybettiklerimi hayatımın ikinci perdesinde kazanamadığım için yine mutsuzum, sonsuz mutsuzum.
Bazen birinin gözüne bakarsın ve o gözde ölmüşsündür. ‘Acaba ben hakikaten öldüm mü’ dersin, semptomlar ölümle aynıdır. Kaybettiklerini de parayla kazanamıyorsan, benim gibi sonsuz kaybetmiş bir mutsuzsundur…”

Bir kitap projesi üzerinde çalışıyordu. Şarkılarından anlaşıldığı gibi kalemi güçlüydü, anlatacakları çoktu.
17 Nisan sabahı vefat ettiğinin haberi geldi, basın danışmanı "Şoktayım" diyerek duyurdu. Bodrum’daki evinde gece saatlerinde reçeteli ilaçlarını aldıktan kısa süre sonra fenalaştı. Şiddetli bulantı ve nefes darlığıyla kaldırıldığı hastanede, beynine yeterince oksijen gitmediği için, hayatını kaybetti. Beklenmeyen ölümünün ardından Cumhuriyet Savcılığı soruşturma başlattı, kesin nedenin belirlenmesi için otopsi süreci devreye girdi.
18 Nisan’da Akyaka’da uğurlandı. Müziğe başlamasına vesile olan annesi, tabutuna sarılarak “Kalbi temiz, gönlü temiz oğlum. Herkesle helalleşmiş giderken yavrum” sözleriyle veda etti.
Hayatının son aylarında verdiği bir söyleşide, içinde kalanları da açıkça anlatıyordu. “Bir kızım olsun isterdim… Olmaz herhâlde” diyordu. Yeniden âşık olma ihtimalinden söz ettiğinde de o cümleyi yarım bırakıyor ama artık istediğini söylüyordu. Aynı söyleşide henüz yayımlanmamış bir şarkısından bir kuple okumuş, ardından “Çıkmaz herhâlde” diye eklemişti: “Bana seni ver, dünyayı düşman et.”
Söylediği gibi oldu. Şarkısı da çıkmadı, kızı da olmadı; geriye ‘derdini anlatan’ şarkıları, yarıda bıraktığı bir ömür kaldı…


