1 Ekim’de kapılarını açan Sonica İstanbul, şehre yeni gelen bir yeni medya ve müzik festivali. Hande Şekerciler ve Arda Yalkın tarafından kurulan Piksel.Creative Solutions tarafından düzenlenen festival Babylon’da gerçekleşti. Sonica, ikilinin bize kazandırdığı festivallerden sadece bir tanesi. Hande Şekerciler ve Arda Yalkın kendi sanat pratiklerinin yanı sıra festival organizasyonlarını ve yapay zeka ile sanatı konuştuk.
Hande Şekerciler ve Arda Yalkın dijital sanatla geleneksel sanatı birleştiren ha:ar’ın kurucuları. Yaptıkları her işte, hem oldukları yeri hem sanatın kendisini hem de düşünme biçimlerimizi sorgulatıyorlar. Bireysel ve ha:ar olarak yaptıkları işlerin yanı sıra İstanbul’a 3 “yeni medya” festivali kazandırdılar: Noise Media Art, Sonica Istanbul ve Ars Electronica. Noise Media Art bu yıl üçüncü senesinde ancak Sonica Istanbul ilk kez gerçekleşyi. 1 Ekim’de kapılarını açan festival, British Vouncil desteği ile Babylon’da gerçekleşti.
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
Daha önceki işlerine hayranlığımız olmasaydı bile, sadece şehre yeni -kaliteli ve orijinal- festivaller kazandırmaları nedeniyle bile sevgimizi kazanabilecek olan ikiliyi, tüm bu işlerinin arasında yakalayıp sohbet ettik.
-Sonica İstanbul nedir, neler yaşayacağız?
Hande: Sonica, İskoçya merkezli Cryptic tarafından 2012’den bu yana düzenlenen, ses, görüntü ve performansı bir araya getiren uluslararası bir festival; odak noktası yalnızca müzik değil, aynı zamanda sonik sanatların görsel teknolojilerle birleşerek izleyiciye deneyim odaklı ve disiplinlerarası bir alan sunması, bu nedenle hem dünyaca bilinen sanatçılara hem de genç üreticilere yer veriyor ve farklı şehirlerdeki edisyonlarıyla küresel bir ağ kuruyor.
Sonica İstanbul bizim için yalnızca bir festival değil; Türkiye’de uzun süredir ihmal edilmiş sonik ve performans sanatlarına ayrılmış özel bir alan. Sesin ve performansın bedeni, mekânı ve izleyiciyi dönüştüren gücüne odaklanıyor. Buradaki amaç, izleyiciyi pasif bir dinleyici olmaktan çıkarıp deneyimin aktif bir parçası hâline getirmek. Sonica İstanbul’un en heyecan verici yanı, bu katılımcı yaklaşımıyla izleyiciye çok katmanlı bir deneyim sunması.
Arda: Bu yıl Sonica İstanbul’un daha küçük bir bölümünü İstanbul’a taşıyoruz. 1–4 Ekim 2025’te Babylon’da gerçekleşecek programda Rival Consoles, Halina Rice, TAAHLIAH, Robbie Thomson, Konx-om-Pax, Martin Messier, Tatsuru Arai, NEKO3, RAW ve Koi Failure gibi isimler yer alıyor. Bu edisyon bizim için bir başlangıç niteliğinde; önümüzdeki yıllarda Sonica İstanbul’un burada büyümesini ve daha geniş bir kitleyle buluşmasını arzu ediyoruz. Yakında Birleşik Krallık’a taşınıyoruz ve bu bağlamda Sonica, Türk sanatçılar için uluslararası sahnede daha görünür olmalarını sağlayacak önemli bir zemin de sunuyor.
-Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğiniz Noise Art nasıl geçti? Bu deneyimi Sonica İstanbul’a nasıl yansıtacaksınız?
Hande: Noise Art bizim için yalnızca bir sergi ya da fuar değil, Türkiye’de medya sanatının ekosistemini kurmaya dönük uzun soluklu bir çabanın parçası. Bu yıl üçüncü edisyonu gerçekleştirdik ve İstanbul’da 20’den fazla galeri, inisiyatif ve stüdyoyu aynı çatı altında buluşturduk. Ziyaretçi ilgisi, tartışmalar ve yeni işbirlikleri, aslında bu alana ne kadar ihtiyaç olduğunu bir kez daha gösterdi. İzleyicinin, sanatçının ve kurumların aktif bir şekilde bir araya geldiği, sınırları zorlayan ama aynı zamanda üretim için somut alan açan bir deneyim oldu.
Arda: Noise Art’ın en önemli çıktılarından biri, farklı coğrafyalardan gelen sanatçı ve kurumlarla kurduğumuz bağlar. Bu bağlar yalnızca bir etkinlik süresince kalmıyor, başka projelere ve uluslararası işbirliklerine de dönüşüyor. Ars Electronica, Sonica, Mutek gibi festivallerin yanı sıra Türkiye’deki önemli kurumların da bu ağın parçası haline gelmesi bize çok şey kazandırdı. Bu deneyimin Sonica İstanbul’a yansıması, aynı açık fikirli yaklaşımı sürdürmek olacak: yani farklı sesleri, vizyonları ve deneyimleri İstanbul’daki izleyiciyle buluşturmak.

-ha:ar’da teknoloji ile sanat arasında sürekli bir diyaloğun içinde yer alıyorsunuz. Bu entegre yaklaşımınızı Noise ve Sonica’nın görsel kimliğine ve deneyim tasarımına nasıl yansıtıyorsunuz?
Hande: Bizim için tasarım bu işin küçük bir parçası. Aslında yaptığımız her şey —sergi mekânından etkinlik programına, sanatçı seçiminden izleyiciyle kurulan ilişkiye kadar— sanatçı olarak birebir düşündüğümüz, tasarladığımız şeyler. Noise, Sonica ya da Ars Electronica İstanbul gibi etkinlikler, bizim kendi sanatsal yaklaşımımızın uzantısı. Elbette çok eksiklerimiz var, Türkiye zor bir coğrafya ama her seferinde yeni şeyler öğreniyoruz. Bu öğrenme süreci de aslında işin en değerli tarafı.
Arda: ha:ar pratiğinde teknolojiyle sanatın iç içe geçtiği işleri üretirken edindiğimiz deneyim, organizasyonel süreçlere de doğrudan yansıyor. Noise ya da Sonica’yı bir “etkinlik tasarımı” olarak değil, bütünlüklü bir sanatsal yaklaşımın parçası olarak ele alıyoruz. Yani bir festivalde kullanılan LED ekran, ses sistemi ya da program akışı, bizim için teknik detay değil; izleyiciyle kurulan deneyimin bir parçası. Eksiklerimiz olsa da, asıl motivasyonumuz her şeyi tek tek öğrenmek ve bunu sanatın geleceğini daha kapsayıcı ve güçlü kılacak şekilde geliştirmek.
-Sonica’da yer alacak isimleri seçerken nelere dikkat ettiniz?
Arda: Seçkiyi festivalin kurucusu Cathie Boyd ile birlikte yaptık. Amacımız, Türk, İskoç ve Birleşik Krallık’tan sanatçıların aynı sahnede buluştuğu, farklı coğrafyaların bir arada olduğu ve Sonica’nın ruhunu taşıyan bir line-up oluşturmaktı. Elbette Sonica bundan çok daha fazlası; örneğin bu yıl sergileri İstanbul programına dâhil edemedik ama önümüzdeki yıllarda festivalin o boyutunu da buraya taşımak istiyoruz.
-Organizasyonda ya da işlerde kullanılan teknolojilerin çevresel etkisini azaltmak için özel bir stratejiniz var mı?
Hande: Bu konu bizim için çok önemli. Örneğin bu yıl tüm sergilemelerde tek kullanımlık ve atılacak malzemeler yerine tekrar kullanılabilen ürünleri tercih ettik. Noise’un mekânsal kurgusu da aslında bu yaklaşımı yansıtıyor; hem mimari olarak hem de malzeme seçiminde daha sürdürülebilir bir fikri hayata geçirdik.
Arda: Sonica ve Ars Electronica gibi uluslararası festivaller özelinde zaten organizasyonların sahiplendiği ve bizim de uymak zorunda olduğumuz çevresel kurallar var. Noise ise bu anlamda daha yeni emekliyor; ama hızlı öğreniyoruz ve her edisyonda daha bilinçli adımlar atmaya gayret ediyoruz. Uzun vadede hem yerel üretim biçimleriyle hem de uluslararası standartlarla uyumlu, çevresel etkisi en aza indirilmiş bir yapı kurmak istiyoruz.
-Sırada başka festivaller de var mı?
Hande: Önümüzde en yakını Ars Electronica İstanbul var; 21–28 Ekim’de Zorlu PSM’de gerçekleşecek. Çok kapsamlı ve ilginç bir deneyim olacak, çünkü bu kez medya sanatının yalnızca ekrandan ibaret olmadığını, heykel, mekân ve interaktif enstalasyonlarla çok daha geniş bir yüzünü göstermek istiyoruz.
Arda: Noise Media Art ise bu yıl itibarıyla Birleşik Krallık merkezli bir yapıya evrilecek. Şu anda orada bu yapıyı kurmak için çalışıyoruz. Bir aksilik olmazsa, hem Sonica hem de Ars Electronica’nın 2026 edisyonlarını sürdürmeye devam edeceğiz. Bu şekilde hem Türkiye’de hem de uluslararası ölçekte medya sanatı için kalıcı bir ağ kurmayı hedefliyoruz.
-Hande Hanım, klasik heykel geleneğinden geliyorsunuz. Hatta işlerinizde Rönesans etkisi görülüyor. Bu temel, teknoloji ve sanatı birleştirirken ya da Noise Media Art ve Sonica İstanbul’un kürasyonunu yaparken nasıl bir etki sağlıyor?
Hande: Benim için klasik heykel eğitimi, bir tür zemin. Formu, oranı, malzemeyi ve mekânla kurulan ilişkiyi derinlemesine öğreniyorsunuz; aynı zamanda tarih boyunca sanatın nasıl “büyük anlatılar” kurduğunu görüyorsunuz. Rönesans etkisi dediğiniz şey de, insan merkezli bakış ve güzellik ideali üzerinden bu anlatıları bugün yeniden düşünmekle ilgili.
Teknolojiyle çalışırken bu geçmiş bilgiyi sırtımda bir yük gibi değil, bir referans noktası gibi taşıyorum. Noise Media Art ve Sonica İstanbul söz konusu olduğunda ise, teknik anlamda kürasyonu birebir ben yapmıyorum; daha çok vizyonu ve kavramsal çerçeveyi ortaya koyan, ilkeleri belirleyen ve ekiplerle/ortak kurumlarla bunu birlikte inşa eden kişiyim. Form ve estetik benim için önemli, ama asıl odak, sanatın toplumla nasıl konuştuğu. Medya sanatı klasik heykelden farklı bir yerde dursa da, ikisinin ortak paydası izleyiciyi dönüştürme gücü. Klasik geleneğin sağladığı disiplin, bugün teknolojiyle kurduğum diyaloğu daha tutarlı ve sağlam kılıyor.
-Ecstasy gibi işlerinizde form ve “purification” teması öne çıkıyor. Şahsen bu beni çok etkileyen bir yönü işlerinizin. Bu duygu ve deneyim odaklı yaklaşım, organize ettiğiniz festivallerde sanatçı ve izleyici etkileşimine katkısı nedir?
Hande: Heykel pratiğimde hep bedene, forma ve onun dönüştürücü gücüne odaklandım. Ecstasy gibi işlerde beden, izleyiciyle çok doğrudan bir iletişim kuruyor; fiziksel varlığı, ölçeği ve formu üzerinden hem estetik hem de duygusal bir deneyim yaşatıyor.
Noise Media Art ve Sonica İstanbul gibi etkinliklerde bu yaklaşım kendini başka biçimlerde gösteriyor. Bizim için önemli olan yalnızca eserleri göstermek değil, izleyiciyle onların arasında bir etkileşim alanı yaratmak. Teknolojik sanat, interaktiviteyi ve deneyimi zaten doğasına katıyor; ama ben klasik form bilgisinden gelen bir sanatçı olarak bunun daha derin bir duygusal bağa dönüşmesini önemsiyorum. Bu nedenle festival kurgusunda mekân tasarımının da izleyicide heykelsi bir bütünlük ve yoğunluk yaratabilmesini önemsiyorum. İzleyicinin sadece “görmek” değil, “hissetmek” ve “etkilenmek” üzerinden bir deneyim yaşaması, festivallerde yarattığımız atmosferin merkezinde duruyor.
Ecstasy serisinden bir heykel
-Bir sanatçı olarak sizin organize ettiğiniz bir sanat etkinliğine gelen izleyicilerin tepkilerini görmek, hangi esere nasıl yaklaştıklarını izlemek sizde nasıl bir deneyim bırakıyor?
Hande: Açıkçası bu benim için çok özel bir deneyim. Çünkü normalde bir sanatçı olarak işinizi sergilediğinizde izleyiciyle ilişkiniz sınırlı kalıyor; işi galeriye bırakıyorsunuz, izleyiciyle o karşılaşmanın nasıl yaşandığını çoğu zaman bilmiyorsunuz. Ama bizim organize ettiğimiz etkinliklerde, aynı anda hem sanatçı hem de etkinliğin içinde çalışan biri olduğum için bu süreci daha yakından gözlemleme imkânım oluyor.
Bazen izleyicinin bir işe bakarken yüzündeki şaşkınlık, bazen uzun süre bir enstalasyonun içinde kalması, bazen de hiç beklenmedik şekilde işin parçası olmaya çalışması bana çok şey söylüyor. Bu tepkiler, sanatın hâlâ dönüştürücü bir gücü olduğunu hatırlatıyor. Özellikle medya sanatında, izleyicinin pasif bir gözlemci değil, deneyimin parçası olduğunu görmek çok kıymetli. Kendi pratiğimde hep “beden ve duygu üzerinden bağ kurma” fikrine odaklandım; izleyicinin de bu bağı kurduğunu görmek bana büyük bir motivasyon veriyor.
Ayrıca bu gözlemler bazen sonraki işlerimizin kurgusuna da ilham oluyor. İzleyiciyle kurulan bu doğrudan temas, yeni işlerde deneyimin nasıl şekilleneceğini anlamamda yol gösterici oluyor.
-Sanatçı-yönetici ikili rolüne nasıl adapte oldunuz?
Hande: Başta zorlayıcıydı, çünkü sanatçının derinleşmeye, sessizliğe ihtiyacı var; yöneticilik ise hız ve koordinasyon gerektiriyor. Ama zamanla bu iki rolün birbirini beslediğini gördüm. Sanatçı gözüyle etkinliklerin estetik bütünlüğüne dikkat ederken, yönetici gözüyle de sanatçıların ihtiyaçlarını doğru okuyabiliyorum. Noise Media Art, Sonica İstanbul ve Ars Electronica İstanbul gibi büyük ölçekli işlerde bu çift bakış bana denge sağlıyor. Yorucu ama çok öğretici bir süreç; hem sanatsal pratiğimi hem de organizasyon yeteneğimi dönüştürüyor.
-Arda Bey, izleyiciyi provoke etmeyi sevdiğinizi açıklamışsınız daha önce. Bu, organize ettiğiniz festivallerde de kendini gösteriyor mu, seçilen sanatçı ve eserlerin kışkırtıcı olması, bir derdi olması gibi kriterleriniz var mı?
Arda: Benim pratiğim aslında müzikle başladı; rock’n’roll’dan sahne teknolojilerine, oradan video, animasyon ve VFX’e uzanan bir yolculuk oldu. Hep kitle kültürüyle, medyayla ve izleyiciyle doğrudan temas eden alanlarda çalıştım. Dolayısıyla provokasyon benim için bir yöntemden çok, izleyiciyle kurulan doğrudan ve sarsıcı bir bağın aracı. Noise Media Art, Sonica İstanbul ve Ars Electronica İstanbul’da da bu bakış açısını korumaya çalışıyoruz. Seçtiğimiz işler sadece estetik olarak değil, mutlaka bir soru, bir tartışma ya da bir dert barındırıyor. Çünkü medya sanatı yalnızca “gösteri” değil, izleyiciyi yerinden eden, alıştığı algı kalıplarını bozan, ona dünyayı yeniden düşündüren bir araç.
Bugünün dili teknoloji. Şirketler, devletler, kurumlar bu dil üzerinden iletişim kuruyor, analiz yapıyor, sınıflandırıyor. Sanatın da bu dili kullanması kaçınılmaz. Bizim amacımız bu dili sadece bir araç olarak değil, aynı zamanda eleştirel ve dönüştürücü bir ifade biçimi olarak sahiplenmek. O yüzden provoke etmek, izleyiciyi kırmak değil; ona bu yeni dil üzerinden farklı bir bilinç düzeyi sunmak anlamına geliyor.
-Reklam, popüler kültür ve medya analizini sanat pratiğinizin merkezine alan biri olarak, bugün yapay zekânın kitleleri etkileme ve yönlendirme gücü üzerine ne düşünüyorsunuz?
Arda: İlgi alanım her zaman popüler kültürün ürettiği imgeler ve onların kitleler üzerindeki etkisi oldu. Çünkü bu imgeler, insanların nasıl düşündüğünü ve davrandığını şekillendiren en güçlü dillerden biri. Sanat pratiğim de bu dili öğrenip gerektiğinde ters yüz ederek rahatsız edici sorular sormaya dayanıyor. Bu yüzden teknolojiyi yalnızca işlevsel bir araç olarak değil, derinlemesine öğrenilmesi gereken bir dil olarak görüyorum.
Yapay zekâ, bu dilin tarihteki en sofistike ve en görünmez versiyonunu sunuyor. Artık yalnızca neyi tükettiğimizi değil, ne düşündüğümüzü ve nasıl hissettiğimizi de yönlendirme kapasitesine sahip. Bu, şirketler ve devletler için muazzam bir güç, ama toplum açısından da büyük riskler barındırıyor. Hayatımızı giderek daha fazla algoritmalar ve teknolojiler kontrol ediyor; ama insanlığın çok azı bunların nasıl çalıştığını gerçekten biliyor. Eğer bu güçle mücadele edebilmek ya da onu dönüştürebilmek istiyorsak, bu sistemleri öğrenmemiz ve anlamamız gerektiğine inanıyorum.
İnsanlık tarihinde ilk kez düşünme işini bir teknolojiye emanet ettik. Bugüne kadar geliştirdiğimiz tüm araçlar bedenimizin sınırlarını aşmaya yönelikti: daha hızlı gitmek, daha ağır taşımak, uçmak ya da denizin altında kalabilmek. Şimdi ise hafıza, analiz ve karar alma gibi zihinsel alanlarımızı makinelerle paylaşıyoruz. Açıkçası bunun nereye varacağını kimse bilmiyor; öngörüler birer tahminden ibaret. İnsan yerine düşünen bir makine fikri bana büyüleyici olmaktan çok ürkütücü geliyor. Benim için yapay zekâ, yerimize geçen bir otorite değil, beynimizin sınırlarını genişleten ve yaratıcılığımızı çoğaltan bir ortak.

-Yapay zekâ yaşadığımız dünyayı nasıl şekillendiriyor sizce?
Hande: Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, bilgiye erişim biçimlerimizi de dönüştürüyor. Bugün internette karşılaştığımız içeriklerin büyük bir kısmı zaten sentetik, algoritmalar tarafından yeniden üretilmiş durumda. Bu, gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor ve hakikatin kendisini tartışmalı hale getiriyor. Sanat bağlamında bu, yeni ifade alanları açarken aynı zamanda büyük bir etik sorumluluk da yüklüyor; çünkü artık yalnızca estetik değil, kimin görünür kılındığı, kimin susturulduğu da sanatın gündeminde.
Arda: Tarihte devletler çoğu zaman pratikte öyle olmasa da halkların çıkarına hizmet etmesi gereken yapılardı. Şirketlerde ise böyle bir ilke yok; tek amaç kâr etmek, büyümek ve rakibi mümkün olduğunca ezmek. Karar vericiler bir CEO ya da birkaç yönetim kurulu üyesinden ibaret. Bugün algoritmaların ve yapay zekâ sistemlerinin nasıl çalışacağına, toplumların nasıl şekilleneceğine bu dar kadro karar veriyor. Bu da bana yeni bir tekno-feodal düzeni çağrıştırıyor: verinin “toprak” olduğu, şirketlerin ise feodal beyler gibi onu sahiplenip yönettiği bir düzen. Eğer bu yapının şeffaflığı, sınırları ve toplumsal sorumluluğu tartışılmazsa, yapay zekânın şekillendirdiği gelecek eşitsizliği ve otoriterleşmeyi hızlandıracak.
-AI ile üretilen imgelerin artması, sizce “el emeği” ve “ustalık” algısını nasıl dönüştürüyor?
Hande: Yapay zekânın ve teknolojinin varlığı bazen “el emeği”ni devre dışı bırakabiliyor ya da önemini azaltabiliyor gibi görünüyor. Oysa sanatta “emek” her zaman esastır. Bizim yaklaşımımız basit bir teste dayanıyor: teknoloji yoğun bir eserden teknolojiyi çıkardığımızda geriye ne kalıyor? Eğer hâlâ bir duygu, bir fikir, bir derinlik kalıyorsa, o iş bizim için değerlidir. Yani emeğin anlamı yalnızca kullanılan malzemede değil, arkasındaki düşüncede ve yoğunlukta yatıyor.
Arda: Bu nedenle bizce ustalık artık yalnızca teknik beceride değil, o tekniği hangi soruları sormak için kullandığında. Yapay zekâ bir aracı kolaylaştırabilir, hızlandırabilir ama fikri, vizyonu, bağlamı ikame edemez. Asıl mesele, teknoloji aracılığıyla ne anlattığın, izleyicide nasıl bir iz bıraktığın. Dolayısıyla “ustalık” kavramı, elin emeğinden çok, zihnin ve niyetin emeğine doğru evriliyor.
-Yapay zekâ ile üretilen görsellerin ve seslerin, şarkıların üretilmesinde hangi etik soruları öncelikli görüyorsunuz?
Hande: Burada en önemli mesele şeffaflık. Bir iş AI ile üretilmişse bunun nasıl üretildiği, hangi verilerle beslendiği, hangi kültürel kodları içerdiği açıkça belirtilmeli. Aksi takdirde sanatın eleştirel yönü zayıflar. Ayrıca, veri setlerindeki önyargıların farkında olmadan yeniden üretilmesi ciddi bir risk.
Arda: Benim için kritik nokta, işin bir deneyim mi yoksa manipülasyon mu olduğudur. Çünkü yapay zekâ duyguları kolayca tetikleyip yönlendirebilir. Burada niyet ve bağlam belirleyicidir. Bizim için temel ilke şu: teknolojiyi işin içinden çıkardığınızda geriye hâlâ bir fikir, duygu, anlam kalıyor mu? Eğer kalıyorsa o iş değerlidir. Kalmıyorsa yalnızca boş bir gösteridir.
Buna ek olarak, bugün AI’ın kendi ürettiği içeriklerle beslenmesi “autophagy disorder” ya da “model collapse” olarak bilinen bir riski doğuruyor. Bu döngü, sistemin giderek daha çok sentetik veriyle beslendiği ve özgünlükten uzaklaştığı bir çürüme süreci yaratıyor. Sanatsal açıdan bu, sadece yapay zekânın ürettiği fikirlere dayanan işlerin zamanla insan duygularından kopması, yüzeysel ve tek-tipleşmiş estetiklere sıkışması anlamına geliyor. Sanatın özünde ise hâlâ insan deneyimi, emek ve duygu var. Bu yüzden etik sorumluluk yalnızca şeffaflık değil, aynı zamanda bu çürüme döngüsüne karşı sanatın insani tarafını korumak olmalı.
-Sizce gelecekte medya sanatlarının merkezinde insan mı olacak, yoksa insan ve yapay zekâ eşit yaratıcı ortaklar haline mi gelecek?
Hande: Bence gelecekte de merkezde insan olacak. Yapay zekâ çok güçlü bir araç, hatta yaratıcı bir ortak gibi çalışabiliyor, ama sanatın özü hâlâ insana ait olan duygu, sezgi ve deneyimde yatıyor. Sanat, yalnızca üretim biçimiyle değil, aynı zamanda izleyiciyle kurduğu bağla da tanımlanıyor. Bu bağı kuran şey, insanın kırılganlığı, çelişkileri ve duyguları. AI, bu süreci zenginleştirebilir, hatta sanatçının imkânlarını genişletebilir; ama merkezdeki öznenin insan kalacağını düşünüyorum. Çünkü sanat, duygusal bir ihtiyaçtan doğuyor ve bu ihtiyacı makinelerin hissetmesi mümkün değil.
Arda: Ben insan ile yapay zekânın eşit yaratıcı ortaklar olacağına inanmıyorum. Tarih boyunca tüm teknolojiler insanın ihtiyaçlarına hizmet eden araçlar oldu, yapay zekâ da bu bağlamda farklı değil. Ama şu an yaşadığımız şey, insanlığın ilk kez düşünme işini bir makineye emanet etmesi. Bu, insan yaratıcılığını tamamen dışlamak anlamına gelmese de, sanatın özündeki karar verici rolün insanda kalması gerektiğini düşünüyorum. Bana göre yapay zekâ, insan zihninin sınırlarını genişleten bir tür yaratıcı ortak olabilir, fakat bağımsız bir özne olamaz. Çünkü sanatın değerini belirleyen şey yalnızca teknik ya da estetik değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel ve duygusal bağlamdır. Bu bağlamı makine üretemez. Dolayısıyla yapay zekâ bizimle birlikte çalışabilir, ama yön veren, anlamı kuran taraf her zaman insan olacaktır. Yine de yapay zekânın ve teknolojik gelişmelerin getirdiği yeni imkânlarla sanatın ve sanat izleyicisi olma kavramlarının kökten değişeceğine inanıyorum. Sanatın tüketilme biçimi, üretim yöntemleri ve hatta sanatçı–izleyici arasındaki sınırlar dönüşüyor; önümüzdeki yıllarda bu dönüşümün daha da hızlanacağını düşünüyorum.
|
Sonica İstanbul hakkında: 2012’de Glasgow merkezli Cryptic tarafından başlatılan ve kısa sürede görsel-işitsel ve sonik sanatlar alanında dünyanın önde gelen festivallerinden biri olarak konumlanan Sonica, 1-4 Ekim’de Piksel.Creative Solutions'un ev sahipliğinde, Babylon iş birliği ve British Council desteğiyle ilk kez gerçekleşiyor. Festivalin kadrosu, uluslararası sahnelerin tanınmış isimlerini Türkiye'nin yenilikçi sanatçılarıyla bir araya getiriyor. Babylon sahnesinde yer alacak performanslar arasında, Erased Tapes etiketinden yayınladığı eserlerle elektronik müziğin dikkat çeken prodüktörlerinden Rival Consoles'un atmosferik seti öne çıkıyor. Avrupa'da yükselen bir isim olan TAAHLIAH, enerjik elektronik müziği ve sahne yönetimiyle dikkat çekerken, Londra merkezli Halina Rice'ın çok kanallı ses tasarımlarını görsellerle bütünleştirdiği gösterisi programın önemli unsurlarından biri. Nesneleri sese dönüştüren çalışmalarıyla uluslararası ödüller kazanan Kanadalı Martin Messier, suyun bin yıllık döngüsünü konu alan bir performans sergileyecek. Kopenhaglı deneysel topluluk NEKO3 ise müzik, performans ve görsel sanatları entegre eden yaklaşımıyla merak uyandırıyor. Festivalin sanatçı kadrosundaki diğer isimler ise Robbie Thomson, Konx-om-Pax, Tatsuru Arai, Koi Failure, Non Square ve canlı kodlama ikilisi RAW. Ayrıntılı bilgi ve biletler için bu sayfayı ziyaret edebilirsiniz. |


