“İhtiyacımız olduğunda bu üsleri kullanamıyorsak, NATO’da ne işimiz var?”
Bu sözler ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya ait. ABD Başkanı Donald Trump da aynı günlerde İran’a karşı savaşta Avrupalı müttefiklerinden Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda yaptığı çağrılara yanıt alamamasından duyduğu hayal kırıklığından söz ederken NATO’dan (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) çıkmayı ‘ciddiyetle’ düşündüğünü söylüyordu. Trump’a yakın bir Beyaz Saray kaynağı da NATO’nun ünlü “birimize yapılan, hepimize yapılmıştır” ilkesini içeren “5. Madde” ile ilgili şu değerlendirmeyi yapıyordu:
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
“Bu herifler sürekli Madde 5, Madde 5, Madde 5 diye tutturuyor. Peki, İran yarım yüzyıldır askerlerimizi hedef alıyor, adeta parçalıyor; biz de sonunda karşılık verdik. Şimdi de NATO dışındaki başlıca müttefiklerimize ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yöneliyorlar. Siz ise sadece yardım etmeyeceğinizi söylemekle kalmıyor, hava sahalarınızı da bize kapatıyorsunuz, gerçekten mi?”
Peki, bugün 77’nci kuruluş yıl dönümünü kutlayan ve en ünlü maddesi “birimize yapılan, hepimize yapılmıştır” olan NATO, ABD’yle Avrupalı müttefikleri arasında nasıl tarihinin en büyük kırılmalarından birini yaşıyor?
ABD Başkanı Trump, İsrail’le birlikte İran’a yönelik saldırıları başlatırken müttefiklerini haberdar etmedi. Bu konudaki uzman görüşleri, Trump’ın İran’daki savaşı kolayca halledebileceğini düşündüğü için NATO müttefiklerini haberdar etmediği yönünde. Savaşın ilk günlerinden itibaren haberdar edilmedikleri bu savaşın “uluslararası hukuka aykırı” olduğunu savunan Avrupalı liderler, ABD’den gelen destek çağrılarına hem kulak kapattı hem de saldırıların kendi topraklarındaki üslerden ve hava sahalarından yapılmasını engelledi.
ABD Başkanı Trump’ın, Japon gazetecinin bu konudaki sorusuna yanıtı ise genel yaklaşımını açıklar nitelikte: "Biz sürpriz olmasını istedik. Sürpriz konusunu Japonya'dan daha iyi kim bilebilir? Siz bana neden Pearl Harbor hakkında bilgi vermediniz?"
Müttefikler, ilk kez mi “ABD’ye rağmen” hareket ediyor?
Aslında son dönemde yaşananlar, NATO’nun askerî ve finansal belkemiği olan ABD’nin müttefiklerinden gördüğü ilk direnç değil. 1973’te Yom Kippur Savaşı sırasında Avrupa hava sahasını kapatmış; 1986 Libya operasyonunda İtalya, Fransa ve İspanya aynı şekilde hava sahasından İngiliz üslerinden kalkan uçakların geçişine izin vermemişti. Bu konudaki en çarpıcı örnekler ise ABD’nin 2003’teki Irak işgali sırasında yaşanmış; dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, işgale karşı çıkan Fransa ve Almanya’yı küçümseyerek “Eski Avrupa” ismini takmıştı.
Bizim için daha da çarpıcı olan ABD’nin Irak’a kuzeyden cephe açmak için yaklaşık 60 bin Amerikan askerinin Türkiye topraklarında bulunmasına ve Amerikan kara birliklerinin Türkiye üzerinden Irak’a girmesine olanak tanıyacak olan 1 Mart tezkeresinin, TBMM’de yapılan oylamada reddedilmesiydi. Türk hava sahası, ABD uçaklarına açılsa da Amerikan kara birliklerinin Türkiye üzerinden Irak’a girmesine izin verilmedi ve bu durum ABD’nin savaş planlarını değiştirmesine neden oldu.
“Asıl yapısal sorun ABD’nin tavrında yatıyor”
T24’e değerlendirmelerde bulunan Türkiye’nin NATO’daki Eski Daimî Temsilcisi ve emekli Büyükelçi Mehmet Fatih Ceylan, NATO’nun neredeyse kurulduğundan bu yana iç krizlerle karşı karşıya olduğunu ancak bunları “NATO bünyesinde yapılan danışmalar ve bunlara dayalı uzlaşı raporları sayesinde aşmayı başarabildiğini” söyledi. Hatta Ceylan’a göre bu “uyarlamalar”, “NATO’yu dayanıklı kılan ana etkenler” arasındaydı.
Ancak Ceylan’a göre mevcut durum, “geçmiş iç krizlerle karşılaştırılamayacak boyut ve çapta”. Ceylan bunu Trump yönetiminin “revizyonist tutumuna” bağlıyor:
“Bu revizyonist tutum, bir yandan NATO’nun üzerine inşa edildiği ortak değerleri hiçe sayan, bununla da yetinmeyip müttefik ülkelerden toprak talebinde bulunmayı dahi kapsayan bir zeminde ilerlemektedir.”
Emekli büyükelçi Ceylan, NATO’daki kopuşu sadece bloğun yapısal sorunlarına bağlamanın hatalı olacağı görüşünde. Trump’a kadar olan yönetimlerde ABD’nin özellikle “külfet paylaşımı” konusunu gündemde tuttuğunu ancak bunu “NATO’ya karşı meydan okuyarak değil danışmalar yoluyla yaptığını” vurgulayan Ceylan, mevcut yönetimin Avrupalı üyelerin katkılarını küçümseyen ve hatta onları “tahkir eden söylem ve davranışlar sergilemeyi tercih ettiğini” vurgulayarak şöyle devam etti:
“NATO’nun asıl yapısal sorunu bu tavırda yatmaktadır. Önümüzdeki Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi bu açıdan da İttifak için kritik bir dönüm noktası olmaya adaydır.”
“Önceki yönetimlerden farkı Trump’ın küçümseyici tavrı”
Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Yönetim Kurulu Başkanı, eski NATO Daimî Temsilcisi ve eski NATO Genel Sekreter Yardımcısı emekli büyükelçi Tacan İldem de T24’e yaptığı açıklamalarda NATO’da İran savaşıyla dozunu artıran ayrışmanın arka planını hatırlatarak Trump’ın ilk dönemine işaret etti.
Bu dönemde Rusya’nın Kırım’ı ilhakından sonra ittifak üyelerinin GSYİH’nın yüzde 2’sini savunma harcamalarına ayırması konusunda Trump’ın “kendine özgü tarz ve üslubunun” güçlü bir baskı yarattığını vurgulayan İldem, bunun önceki yönetimler bakımından da bir öncelik olduğunu ve ABD dışındaki müttefiklerin de “ellerini taşın altına daha fazla koymaları” yönünde beklenti olduğunu ifade etti.
İldem’e göre fark, “Trump’ın ve halihazır ABD yönetiminin NATO’ya ilişkin yeri geldiğinde ‘çağdışı’, şimdilerde ise ‘kâğıttan kaplan’ gibi tanımlamalarla küçümseyici bir tavrı sergiliyor olması”.
Emekli büyükelçinin Trump anısı
NATO’daki Genel Sekreter Yardımcılığı döneminde, 2017 yılında tanık olduğu bir olayı anlatan İldem, bu olayın Trump’ın NATO’ya bakışı ve zihinsel yönelimi açısından ipucu verdiğini söyledi:
“Trump, ilk döneminde görevi yeni devralmış Başkan olarak NATO’nun Brüksel’deki yeni hizmete giren karargâh binasında bulunan ve 11 Eylül ikiz kuleler saldırısına izafe edilen ortak savunma anıtı önünde gerçekleştirilen törende, kendisi için hazırlanmış konuşma notunda kayıtlı, İttifak’ın kuruluş belgesi niteliğindeki Washington Antlaşması’nın 5. Maddesi’ne atıf yapan cümleyi bilinçli şekilde okumaktan kaçınmıştı. Oysa NATO ‘birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’ anlayışını yansıtan bu ortak savunma maddesini tarihinde ilk ve bugüne kadar tek kez bu saldırı üzerine ABD ile dayanışmayı gösterecek şekilde işletmişti.”
Bu sözlerin sahibi Rubio, NATO’dan çıkışı zorlaştıran yasanın ortak sunucularından
Avrupalı müttefiklerle ABD arasındaki kopuşu bir güven sorunu olarak nitelendiren İldem, müttefiklerin arasındaki birliğin ittifakın caydırıcılığının temel gücü olduğunu vurguladı. İldem’e göre “müttefikler artık ittifakın önde gelen ülkesi ABD’nin, güvenlik çıkarları tehdit edildiğinde yanlarında olacağından emin değiller”.
Emekli Büyükelçi, NATO’nun dağılacağı yönündeki öngörülere katılmadığını belirterek ABD’nin de NATO’dan çıkış kararının “kolay olmadığı” tespitinde bulundu.
2023 yılında kabul edilen bir Ortak Kongre kararıyla hangi yönetim iş başında olursa olsun Başkan’ın ABD’yi ittifak anlaşmasından çekmesini zorlaştıran bir yöntem yürürlüğe konmuş; bu çerçevede Senato’nun üçte ikisinin kararı onaylaması şartı getirilmişti. İldem Kongre’de her iki parti içinde de NATO’ya destek oranının üçte ikiden fazla olduğunu vurguladı.
İldem bir diğer önemli ayrıntıyı da paylaşarak NATO’dan çıkışı engelleyici yasanın ortak sunucusunun, bu haberin başında NATO’dan çıkışı ima eden sözlerin sahibi Dışişleri Bakanı Rubio olduğunu hatırlatıyor.
"NATO'nun varlık nedeni ilk kez sorgulanmıyor"
Avrupa Birliği uzmanı, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinem Akgül Açıkmeşe "Bugünlerde İran savaşı ve Trump’ın tetiklediği krizlerin ağırlığı, sanki NATO tarihinin en derin kırılmasına tanıklık ediyormuşuz izlenimi yaratıyor," diyerek ittifakın yaşadığı önceki krizlere dikkat çekti. Açıkmeşe, NATO'nun varlık nedeninin sorgulanmasının ilk kez yaşanmadığına dikkat çekerek Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un 2019'da NATO'nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söylediği yönündeki sözlerini hatırlattı:
"Bu iddianın gerisinde, NATO’nun Soğuk Savaşın güvenlik şemsiyesi olarak doğmuş bir örgüt olduğu ve değişen krizler karşısında yetersiz kaldığı düşüncesi vardı. Nitekim NATO da tam bu nedenle Soğuk Savaş sonrasında kendini dönüştürmeye yöneldi. Yalnızca konvansiyonel tehditlere odaklanan bir örgüt olarak kalmadı; siber saldırılardan dezenformasyona, enerji güvenliğinden iklim değişikliğine, korsanlıkla mücadeleden kadın, barış ve güvenlik gündemine kadar uzanan geniş bir tehdit yelpazesini görev alanına dâhil etti. Yine de NATO’nun varlık nedenine ilişkin tartışmalar sona ermedi. Ukrayna Savaşı’yla birlikte bu sorgulama yeniden alevlendi, İttifak Madrid Zirvesi’nde Rusya’yı ve terörizmi başlıca tehditler olarak tanımlayarak klasik kolektif savunma işlevini önceledi ve adeta kendini yeniden doğurdu."
"NATO içinde uzun zamandır yük paylaşımı, tehdit algılarındaki farklılaşma ve ABD ile Avrupalı müttefikler arasındaki stratejik öncelik ayrılıkları zaten vardı," diyen Prof. Dr. Açıkmeşe, Trump'ın tüm bu sorunları ortaya çıkaran isim olmasa da "çok daha sert, daha çıkarcı ve ittifakın siyasî ruhunu zorlayan bir ruhu" olduğu değerlendirmesinde bulundu. Açıkmeşe'ye göre NATO'nun temelindeki "karşılıklı güven duygusunu" Trump'ın bu yaklaşımı aşındırdı.
"Bu kez söylem düzeyinde kalmadı"
İran savaşının, zaten aşınmış olan transatlantik güveni "katmerleyerek zedelediğini" belirten Açıkmeşe, bu durumun bir teste dönüştüğünü ifade ederek bunun sebebini "Bu kez sorun yalnızca söylem düzeyinde kalmadı, müttefiklerin krize verdikleri somut tepkiler de ciddi biçimde ayrıştı. ABD kendi savaşında Avrupalı müttefiklerini yanında görmek isterken, Avrupa cephesinde aynı siyasi ve askeri irade oluşmadı. Örneğin İspanya, İran’a yönelik operasyonlarda Amerikan savaş uçaklarına hava sahasını kapattı," yorumunda bulundu.
"Müttefikler her krizi aynı tehdit hiyerarşisi içinde okumuyor"
ABD ve Avrupalı müttefikleri arasındaki kırılmanın NATO içindeki temel çelişkiyi yeniden ortaya çıkardığını ifade eden Açıkmeşe, bu çelişkiyi şöyle açıklıyor: "Müttefikler aynı ittifakın parçası olsalar da her krizi aynı tehdit hiyerarşisi içinde okumuyor ve aynı ölçüde sahiplenmiyor. İran savaşı bu sorunları üretmiş değil; ancak hepsini aynı anda görünür kılan güçlü bir turnusol işlevi görüyor."
NATO’nun geleceğine dair 4 senaryo; gerçekçi beklenti ne?
İldem’e göre bundan sonra neler olabileceğine dair 3 senaryo var: Birincisi transatlantik uzlaşının, “ABD ile Avrupa arasında İran savaşı gibi konularda daha fazla istişare ve eşgüdüm sağlanmasına bağlı olarak” yeniden tesis edilmesi; ikincisi daha parçalı ve esnek bir NATO yapısının oluşturulması; üçüncüsü ise Avrupa’nın kıtanın savunmasına ilişkin daha fazla sorumluluk alması.
İkinci senaryoda “Gönüllüler Koalisyonları”nın daha fazla öne çıkacağı yani müttefiklerin aynı operasyona katıldığı bir yapı yerine farklı müttefik ülkelerinin katkısını verdiği bir yapı ortaya çıkabileceği öngörüsünde bulunan İldem, bu yöntemi “başvurulmaya müsait bir yöntem” olarak nitelendirdi. Ancak İldem bu yöntemin giderek yaygınlaşan bir uygulamaya dönüşmesinin “birlik ve dayanışmayı olumsuz etkileyen” bir etkisi olabileceği konusunda da uyardı.
Ancak İldem’e göre gerçekçi beklenti, üç eğilimin birleşiminin ortaya çıkması: “Yani NATO varlığını sürdürecek ancak daha esnek ve daha bölgesel önceliklere göre şekillenen bir yapıya evrilecek”
“Ankara Zirvesi ortak paydanın belirginleşmesini sağlarsa önemli bir dönüm noktasına vesile olabilir."
ABD'nin ittifaktaki izinin daha az görüleceği bir yapılanma mı geliyor?
Emekli Büyükelçi Ceylan’a göre bu kopuşun telafi edilip edilemeyeceğini “zaman gösterecek” ancak NATO’nun mevcut yapısı ve konumuyla yoluna devam etmesi de gerçekçi bir beklenti değil. “Yeni NATO”nun bu büyük iç kriz sonrasında yeniden kurgulanacağını söyleyen Ceylan, şu öngörüde bulundu:
“Bu yeni kurguda, NATO içinde Avrupalı müttefiklerin Kanada’yla birlikte daha fazla sorumluluk ve yük üstlenmeleri kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla, mevcut şartlarda, Avrupa kanadının daha fazla öne çıkacağı, ABD’nin İttifak’taki ayak izinin ise, nükleer caydırıcılık hariç, daha az görüleceği bir yapılanmadan söz etmek mümkündür.
Söz konusu yeni yapılanma konusunda ortak bir payda bulunması beklenmelidir. Ankara Zirvesi, bu ortak paydanın belirginleşmesini sağlarsa, önemli bir dönüm noktasına vesile olabilir.”
Öte yandan Prof. Dr. Açıkmeşe'ye göre Avrupa Birliği (AB) bünyesindeki "ReArm Europe" planı, Avrupa'nın gelecek dönem için yalnızca savunma finansmanı ve ortak kapasite üretimini artırmayı hedeflemediğini, aynı zamanda "kendi stratejik zorunluluklarıyla hareket etmeye çalıştığını" gösteriyor.
"Türkiye'nin dikkatli ve temkinli yolu tercih etmesi yerinde"
Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki savaş nedeniyle Türkiye’nin hem ABD hem de Avrupa açısından rol ve konumunun önem kazandığını vurgulayan Ceylan, Ankara’nın “çok dikkatli ve temkinli bir yol izlemesinin” stratejik bir zorunluluk olduğunu belirtti. Ceylan’a göre Ankara’nın şu anda izlediği çizgi de bu yönde ve “yerinde”. Türkiye’nin bölgedeki çatışmalara müdahil olmaktan kaçınması ve çatışmaların son bulmasına yönelik tutumunu sürdürmesinin “ulusal çıkarların zorunlu kıldığı gerçekçi bir seçim” olduğunu vurgulayan Ceylan’a göre Ankara’nın Avrupa’yla iş birliğini artırması ve bunu NATO bünyesinde yapması uygun ve gerçekçi bir yaklaşım:
“Bir yandan ABD dahil küresel güçleri dengelemek, diğer yandan Avrupalı ve bölgesel ortakların yaklaşımlarını gözetecek bir anlayış temelinde işbirliklerini ilerletmek önem ve öncelik taşımaktadır. Ankara’nın, önüne çıkan sınamaları fırsata çevirmesinde ve meydanı küresel güçlerin gerilimlerle yüklü kaprislerine terk etmemesinde şüphesiz yarar bulunmaktadır.”
“Avrupa tabuları yıkmalı; Türkiye’nin dışlanması başarıyı sınırlar”
EDAM Genel Yönetim Kurulu Başkanı İldem de Avrupa ülkelerinin şimdiye kadarki tabuları yıkarak yol almaları gerekeceğini vurgulayarak şu yorumlarda bulundu:
“Avrupa’nın stratejik sorumluluğunun (ben otonomi yerine bu ifadeyi yeğliyorum) NATO bünyesinde güçlendirilmesi isabetli olacaktır. Ancak AB’nin de salt ulusal siyasa önceliklerinin yönlendirdiği, en düşük paydada buluşmak şeklinde sonuçlanan sığ ve kısır bakış açısı ve yaklaşımını terk etmesi gerekecektir. Bu ise AB üyesi olmayan NATO müttefiklerinin AB’nin güvenlik ve savunmayı ilgilendiren, özellikle yetenek yaratma kapasitesini güçlendirecek girişimlerinde yer almalarına fırsat tanımasıyla olacaktır. Özellikle savunma sanayinde atılımlarıyla yaratmış olduğu kayda değer kapasitesiyle önemli bir paydaş olması gereken Türkiye’nin mevcut engellemelerle dışlanması hem AB çabalarının başarısını sınırlayacak hem de AB’nin jeopolitik oyuncu olma iddiası güzel bir niyetten öte gidemeyecektir.”
Prof. Dr. Açıkmeşe'ye göre de Türkiye'nin NATO içindeki konumunu orta vadede "bir yandan Transatlantik ayrışmaların NATO’nun geleceğini nasıl şekillendireceği, diğer yandan da Türkiye’nin Avrupa Birliği ve tek tek Avrupa ülkeleriyle güvenlik ilişkileri bağlamında kendisini nasıl konumlandıracağı" belirleyecek.
ABD, NATO'nun belkemiğiNATO'da karargâh giderleri, sivil-askerî yapı, altyapı gibi doğrudan NATO kasasına yapılan katkılar ortak bütçeyi oluşturuyor. ABD'nin bu alandaki payı geçmişte yüzde 22 civarındaydı. 2019 sonrası yapılan düzenlemelerle bu oran yaklaşık yüzde 16'ya düşürüldü. Ancak NATO ülkelerinin toplam savunma harcamaları olarak anılan ve genelde bahse konu olan harcamalar konusunda ABD'nin payı yüzde 65-70 civarında. Güncel verilerine göre bu, NATO'nun toplam savunma harcamalarının üçte ikisine denk geliyor. Yani askerî güç ve harcama açısından ABD açık ara en büyük paya sahip. ABD, ittifakın en büyük askerî gücü ve en fazla operasyon kapasitesine sahip ülkesi. Türkiye ise NATO'nun ortak bütçesine katkısı yüzde 4-5 civarında. Bu oran, çoğu Avrupa ülkesinden daha yüksek. Türkiye, orta-üst seviyede katkı yapan ülkelerden biri olarak görülüyor. Öte yandan Türkiye, NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip. |


